Aşk nedir

Aşk Hakkında İlginç Bilgiler “Aşk nedir” diye sorduğumuzda çoğu insan bunu bilmez ancak çoğu insan da kendini aşık ilan eder. Aradaki bu çelişkili durum insanı düşündürmüyor değil. Şimdi sizlere aşkı ve aşk hakkındaki ilginç olan bilgileri sunacağız. 15 Nisan 2020 Çarşamba 08:02 Aşk nedir diye hepimiz cevap aramışızdır. Peki aşk nedir sorusunun bir cevabı var mı? Aşkın tanımı yada aşkın tarifi var mı? Aşk ne demektir sorusuna her insanın vereceği farklı bir cevap var mı yoksa genel bir tanım yapmak mümkün mü? İnsanın dünyasını değiştiren aşkı nasıl tanımlamışlar bilmek ister misiniz? aşk sizce ne demek, aşk size neyi çağrıştırıyor? aşk terimi Cengiz Ekrem Teymur tarafından 01.05.2001 tarihinde eklendi Ercan Yılmaz 16.10.2020 - 19:07 Aşk nedir sorusuna yanıt olarak iki farklı ifade kullanabiliriz. Aşk kelimesinin anlamı ‘bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan aşırı bağlılık’’ duygusudur. Başka bir ifade ... Aşk ile cinsellik; birbirleriyle alakalı fakat iki farklı kavram olarak biliyorduk, peki ya öyle değilse?Cinselliğin aşk üzerindeki gerçek etkisini öğrenmeye hazır mısınız?. Okuduğunuzda hem hak vereceğiniz hem de 'Yok canım o kadar da değil!' diyeceğiniz alıntılar için sizi içeriğe alalım. “İslamda aşk nasıl olmalıdır?” “Dinimiz iki insanın birbirine aşık olmasına nasıl bakmaktadır?” “İslamda flört etmenin hükmü nedir?” gibi soruların cevaplarını, bu yazının devamında bulabilirsiniz. İslamda Aşk Nasıl Olmalıdır? Elbette ki her şeyden önce Allah ve Resulüne karşı duyulan sevgi ile aşk, İslam’ın önemli ölçülerinden birisidir. Ben evlenince aşk biter, diyenlerden değilim. Aksine evlilikle aşkın daha da kökleşeceğine inanıyorum. Aşkı bitiren evlilik değil, bizim mutlu bir evliliği yürütmeyi bilmeyişimiz. Aşk kolay başarılabilecek bir olay değil. Biz hep bencilce yaklaşıyoruz. Oysa aşk aynı zamanda, özveridir, katlanmaktır, çile çekmektir. Aşk nedir? Aşk, sevgilinin çarpık bacaklarını düz görmektir demiş şair. İşte büyük düşünürlere göre aşk nedir? Aristo: 'Sevmek acı çekmektir, sevmemek ölmek. sevmek zevktir ama yalnız sevilmenin hiçbir zevki yoktur' Augustinus: 'Sevgi ruhun güzelliğidir.' Franz Xaver Von Baader: 'Özgürlük aşk değildir, yalnız aşkın kapısıdır.' ask for teriminin İngilizce Türkçe sözlükte anlamı (Fiili Deyim ) 1- istemek , aramak 2- soru sormak rica etmek. Desteğinizi rica etmek isterim. - I would like to ask for your support. Tom yardım için rica etmek istemiyordu. - Tom didn't want to ask for help. aramak dilemek. Tom Mary'ye bazen yapmak zorunda olduğumuz bütün şeyin af dilemek olduğunu söyledi. Aşk, tanımı en zor yapılan olgudur belki de. Her zihnin aşk tanımı farklı, her gönlün tanımı eşsiz. Kişinin aşk nedir sorusuna verdiği yanıt aşık olmadan önce farklı, aşıkken farklı. Enteresan olan; aşk bittikten sonra tamamen farklı. Tekrar aşık olunca, tekrar farklı. Bana sorsanız, aşkı bağımlılık ve tutukluk arasında bir yere koyardım.

bir dörtlük lütfetmeme izin buyurun

2020.10.15 23:53 Ferdinand_010203 bir dörtlük lütfetmeme izin buyurun

İşlemiş ruhuma orospu çocukluğu,
Nedir bu insanların sürekli bahsettiği şu tutku...
Aşk, sevgi, orgasm geç unut şimdi onu bunu.
Var mısın bu dünyada olmaya bir orospu çocuğu...
submitted by Ferdinand_010203 to KGBTR [link] [comments]


2020.10.10 20:13 PaleontologistFull41 BAYAN AZDIRICI DAMLA NEDİR ? NE İŞE YARAR EROTİK AŞK DAMLASI

BAYAN AZDIRICI DAMLA NEDİR ? NE İŞE YARAR EROTİK AŞK DAMLASI submitted by PaleontologistFull41 to u/PaleontologistFull41 [link] [comments]


2020.10.08 16:01 fragmanlife gonul daginin yayin tarihi belli oldu ne zaman basliyor

Gönül Dağı’nın yayın tarihi belli oldu Ne zaman başlıyor? Gönül Dağı’nın yayın tarihi belli oldu Ne zaman başlıyor? Gönül Dağı tam bir bozkır dizisi. Küçük coğrafyalarda yaşayan Anadolu çocuklarının hayatlarını, özlemlerini, yüreklerinde büyüttükleri sevdalarını dile getiren dizi başlıyor. Birbirinden ilginç yapımlarla ailemizin kanalı haline gelen TRT1’den yine dopdolu bir dizi geliyor. Dizi severlerin haftalardır beklediği Gönül Dağı dizisinin yayın günü nihayet belli oldu. İzleyici merak ediyor Gönül Dağı dizisi ne zaman başlıyor? Önümüzdeki hafta yayınlanacak dizi rekabetin en yoğun yaşandığı gün olan cumartesi akşamlarına damga vurabilecek mi? Şimdi detaylar
Gönül Dağı’nın yayın tarihi belli oldu Ne zaman başlıyor? 17 Ekim Cumartesi ilk bölümüyle yayınlanacak Gönül Dağı dizisi için tüm hazırlıklar tamamlandı. Ailenizin kanalı sloganıyla evlerimize misafir olan TRT1 yapımı rekabetin en yoğun yaşandığı gün olan Cumartesi akşamları ekran yolculuğunu sürdürecek. Muadili olmayan Gönül Dağı dizisi, bozkırdaki bir aşk öyküsünü en dramatik haliyle anlatıyor.
Gönül Dağı konusu nedir? TRT 1'in yeni dizisi Gönül Dağı tam bir bozkır dizisi olacak. Dingin insanların yaşadığı küçük coğrafyalarda büyük hayalleri olan ancak bunları dillendiremeyen Anadolu çocuklarının hayatlarını, özlemlerini, yüreklerinde büyüttükleri sevdalarını dile getiriyor. Tüm engellemelere rağmen hayallerini peşinden giden 3 kuzenin yaşadıkları zorlukları ve bu zorluklar karşısında gösterdikleri mücadeleyi anlatan dizide özgürlüğün simgesi olarak Yılkı atları kullanılıyor. Eskişehir’in saklı güzelliklerini taşıyan Sivrihisar’da çekilen dizi bozkırın ortasında yaşam mücadelesi veren Taner’in çocukluk aşkı ilek ile buluşmak isteğini ve kuzenleriyle yaptığı ilginç icatın hikayesini sıcak, samimi bir dille ele alıyor. Tanıtımda geçen şu cümleler aslında dizinin konseptini dillendiriyor. 'sapsarı toprakların, yıllarca dile gelen efsanelerin, unutulmaz aşkların' hikayesi”
Gönül Dağı dizisi oyuncu Kadrosu belli oldu Küçük dünyaları büyük ustalıkla dile getiren Mustafa Çiftçi’nin henüz yayınlanmamış öykülerinden senaryolaştırılan Gönül Dağı'nı Yahya Samancı yönetirken yapımcılığını Ferhat Eşsiz üstlendi. Berk Atan ve Gülsim Ali İlhan’ın başrolleri paylaştığı dizide ikiliye Ecem Özkaya, Ferdi Sancar, Ali Düşenkalkar, Erdal Cindoruk, Gülhan Tekin, Feyza Işık, Ege Aydan, Eser Eyüboğlu, Cihat Süvarioğlu, Semih Ertürk, Nazlı Pınar Kaya, Şebnem Dilligil, Yavuz Sepetçi, Nuri Gökaşan, Hüseyin Sevimli ve Çiğdem Aygün eşlik ediyor. Orijinal konusu ve başarılı oyuncu kadrosuyla Gönül Dağı 17 Ekim Cumartesi 20:00’de TRT 1 ekranlarında. Keyifli seyirler. Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Çocukluk Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.10.08 15:57 fragmanlife atv dizisi marasli kadrosu belli oldu hangi unlu oyuncular var

Atv dizisi Maraşlı kadrosu belli oldu hangi ünlü oyuncular var? Atv dizisi Maraşlı kadrosu belli oldu hangi ünlü oyuncular var? Kahramanmaraş'ta dünyaya gelen ve hayali olan polislik mesleğini yapan Maraşlı’nın hayatı Firuze isimli genç bir kadınla tanışınca değişir. atv’nin sezona damga vurması beklenen Maraşlı dizisinin cast çalışmaları tamamlandı. Oyuncu kadrosu tamamlanan Maraşlı dizisini bekleyen dizi severler merak ediyor, Maraşlı dizisinde hangi ünlü oyuncular var? Alina Boz ve Burak Deniz’i aynı karede buluşturan Maraşlı dizisinin konusu nedir? Şimdi detaylar
Atv dizisi Maraşlı kadrosu belli oldu hangi ünlü oyuncular var? Birçok başarılı diziye ev sahipliği yapan atv yeni yapıma hazırlanıyor. Bu sezon popüler olmaya başlayan koruma temalı dizilerden biri olacak olan Maraşlı dizisinin başrollerinde Burak Deniz ve Alina Boz yer alıyor.
Maralı dizisi konusu nedir? Kahramanmaraş'ta dünyaya gelen ve hayali olan polislik mesleğini yapan Maraşlı’nın hayatı Firuze isimli genç bir kadınla tanışınca değişir. Maraşlı başındaki belalarla mücadele ederken korumalığını yaptığı genç kadına da aşık olur.
İşte Maraşlı dizisinin oyuncu kadrosu... Son zamanlarda yükselen trend olan koruma ve koruduğu kişiye aşık olma temasını işleyen dizilere bir yenisi ekleniyor. Burak Deniz ile Alina Boz'un başrollerini paylaşacakları Maraşlı dizisini Tims&B ortaklığı koordine ederken yönetmen koltuğunda Kudret Sabancı oturuyor. 15 Ekim'de sete çıkacak olan Maraşlı dizisini Ethem Özışık yazıyor. Mahur ‘u korumakla görevli Maraşlı karakterini Burak Deniz canlandırırken Alina Boz da Mahur karakterine hayat verecek. Burak Deniz ve Alina Boz ikilisine Kerem Atabeyoğlu, Rojda Demirer, Melis İşiten, Ahmet Varlı, Abdül Süsler, Neslihan Acar ve Cemil Büyükdöğerli eşlik edecek. Keyifli seyirler
Alina Boz Kimdir? 1998 Moskova doğumlu oyuncunun annesi Rus, babası Türk’tür. Kadir Has Üniversitesi Tiyatro bölümünde okuyan Alina, küçük yaşlardan itibaren televizyon dünyasında boy gösterdi. Cesur Hemşire isimli diziyle oyunculuk kariyerine başlayan Boz, Paramparça dizisindeki Hazal karakteriyle tanınmaya başladı.
Rol aldığı yapımlar: 2018 – Elimi Bırakma (TV Dizisi)
2018 – Vatanım Sensin (TV Dizisi)
2017 – Sevdanın Bahçesi (TV Dizisi)
2017 – Bölük (Sinema Filmi)
2016 – Kaçma Birader (Sinema Filmi)
2014 – Paramparça (TV Dizisi)
2013 – Cesur Hemşire (TV Dizisi)
Burak Deniz Kimdir? 1989 İzmit doğumlu oyuncu 18 Mart Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü mezunudur. Kariyerine Kolej Günlüğü dizisi ile adım atan genç oyuncu Medcezir dizisindeki Aras karakteriyle tanındı. Rol aldığı diziler ve filmler: 2017 – 2018 – Bizim Hikaye (TV Dizisi)
2016 – Aşk Laftan Anlamaz (TV Dizisi)
2015 – Medcezir (TV Dizisi)
2015 – Tatlı Küçük Yalancılar (TV Dizisi)
2013-2014 – Kaçak (TV Dizisi)
2012 – Sultan (TV Dizisi)
2011 – Kolej Günlüğü (TV Dizisi)
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Çocukluk Fragman Survivor Fragman Masumlar Apartmanı Fragman Sen Çal Kapımı Fragman Sadakatsiz Fragman Arıza Fragman Kırmızı Oda Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.10.05 12:55 allahsizallah Ömer Hayyam Ve Onun Mükemmel Dörtlükleri

Ömer Hayyam ile ilgili bu başlığı aslında çok daha evvelden açmam gerekirdi. Çünkü Ömer Hayyam'ın benim hayatımdaki yeri ve önemi çok başkadır. Ömer Hayyam'ın dörtlüklerini ilk okuduğumda hayatın sorgulanabilineceğini ve bu sorgu sonucunda öznel dahi olsa kimi gerçekliklere ulaşılabileceğini gördüm.
Ömer Hayyam'ın kim olduğunu ve neler yaptığını bilmeyenler araştırarak yeterli bilgiye ulaşabilirler. Ama yine de kısaca bir alıntı yapmak gerekirse; "Ömer Hayyam rubailerinde yaşadığı zamanda olan haksızlıkları, saçmalıkları alaylı, ince bir dille anlatmıştır. Dörtlüklerinde dünya, şarap, aşk, insan hayatı, yaşama sevinci ve bulunduğumuz dünyanın tadını çıkarmaktan bahseder." diyebilirim.
Bununla birlikte Ömer Hayyam'ın din hakkında aklıma takılan ama sormaya cesaret edemediğim soruları büyük bir ustalıkla dile getirmesi beni derinden etkilemiştir. Ve tüm sorgulamalardaki samimiyeti bana "olması gereken bir insanî bakış"ın ne olduğu hakkında ciddi ipuçları vermiştir.
Ömer Hayyam'ın az sözle çok şey anlatması -benim hala da beceremediğim bu özellik- büyüleyici gelmektedir bana. Çünkü aklınızı vererek yazdıklarını okuduğunuz zaman size kendi düşüncelerini anlatmaktan çok sizin kendi düşüncelerinizi bulmaya yardım ettiğini anlarsınız. Bir dörtlükle -rubai ile- bir insanı etkilemek herkesin başaramayacağı bir iş olsa gerek.
Ayrıca sade dili ve üslubuyla da elitist tarzın çok uzağında insancıl bir yön çizdiği görülmektedir. Yine de belirtmek isterim ki, bazı dörtlüklerini anlamak için biraz bilgi birikimi de gerekmektedir. Çünkü kimi dörtlüklerinde önemli olay veya kahramanlara ya da felsefî terimlere gönderme yapılabilmektedir.
Bu bilgilere bir de tüm Hayyam dörtlüklerinin O'na ait olmadığını eklemekte fayda görüyorum. Hayyam döneminde ve sonrasında ondan etkilenen veya düşündüğünü söylemekten çekinen şairler yazdıkları -Hayyam usulü- rubaileri Hayyam yazmış gibi kullanmışlardır. Günümüzde kesin bir ayrım yapılamasa bile Hayyam'a ait olanlar az çok bellidir ve bence zaten O'ndan etkilenen ve O'nun gibi yazan şairlerin rubailerinin de Hayyam mahlasını taşıması büyük bir sorun teşkil etmemektedir.
Ömer Hayyam aşırı dindarlar hariç çoğu kesimce sevilir ve saygı duyulur. Ancak ne yazık ki çoğu zaman Hayyam'ın "şarap aşkı" kısmıyla sınırlı kalır bu sevgi. Şarap içip, hayatı biraz eşelemek Hayyam taraftarı olmak değildir. Elbette bu da güzel bir şeydir, ama bence çok daha derinde anlaşılması gereken düşünceler vardır Hayyam hakkında.
Şimdi ise derlediğim dörtlüklere geçebiliriz. Bu arada Ömer Hayyam rubaileri için Sebahattin Eyüpoğlu çevirilerini okumanızı da ayrıca önemle tavsiye ederim.

DÖRTLÜKLER -1

Ey özünün sırlarına akıl ermeyen; Suçumuza, duamıza önem vermeyen; Günahtan sarhoştum, ama dilekten ayık; Umudumu rahmetine bağlamışım ben.
Büyükse de isyanım, kötülüklerim, Yüce Tanrı'dan umut kesmiş değilim; Bugün sarhoş ve harap ölsem de yarın Rahmete kavuşur elbet kemiklerim.
Tanrım bir geçim kapısı açıver bana; Kimseye minnetsiz yaşamak yeter bana; Şarap içir, öyle kendimden geçir ki beni Haberim olmasın gelen dertten başıma.
Rahmetin var, günah işlemekten korkmam; Azığım senden, yolda çaresiz kalmam; Mahşerde lutfunla ak pak olursa yüzüm Defterim kara yazılmış olsun, aldırmam.

DÖRTLÜKLER -2

Derde gama yatkın yüreğime acı; Bu tutsak cana, garip gönlüme acı; Bağışla meyhaneye giden ayağımı, Kızıl kadehi tutan elime acı.
Akıl bu kadehi övdükçe över; Alnından sevgiyle öptükçe öper; Zaman Usta'ysa bu canım nesneyi Hem yapar hem kırıp bin parça eder.
Ey zaman, bilmez misin ettiğin kötülükleri? Sana düşer azapların, tövbelerin beteri. Alçakları besler, yoksulları ezer durursun: Ya bunak bir ihtiyarsın, ya da eşeğin biri.
Her sabah yeni bir gün doğarken, Bir gün de eksilir ömürden; Her şafak bir hırsız gibidir Elinde bir fenerle gelen.

DÖRTLÜKLER -3

Ceyhun nehri kanlı göz yaşımızdır bizim; Dünya dediğin bir bakışımızdır bizim; Cehennem, boşuna dert çektiğimiz günler, Cennetse gün ettiğimiz günlerdir bizim.
Yaşamanın sırlarını bileydin Ölümün sırlarını da çözerdin; Bugün aklın var, bir şey bildiğin yok: Yarın, akılsız, neyi bileceksin?
İçin temiz olmadıksan sonra Hacı hoca olmuşsun, kaç para! Hırka, tespih, post, seccade güzel; Ama Tanrı kanar mı bunlara?
Var mı dünyada günah işlemeyen söyle: Yaşanır mı hiç günah işlemeden söyle; Bana kötü deyip kötülük edeceksen, Yüce Tanrı, ne farkın kalır benden, söyle.
Felek ne cömert ne aşağılık insanlara! Han hamam, dolap değirmen, hep onlara. Kendini satmıyan adama akmek yok: Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya!

DÖRTLÜKLER -4

Bilgenin yüreğinde her dilek, Anka kuşu gibi gizli gerek. Damla nasıl inci olur denizde: Sedefler içinde gizlenerek.
Ovada her kızıl lalenin teni Bir padişahın kanıyla beslendi. Yerden biten şu mor menekşe yok mu? Bir güzelin yanağındaki bendi.
Mal mülk düşkünleri rahat yüzü görmezler, Bin bir derde düşer, canlarından bezerler. Öyleyken, ne tuhaftır, yine de övünür, Onlar gibi olmayana adam demezler.
Gül verme istersen, diken yeter bize. Işık da vermezsen, ateş yeter bize. Hırka, tekke, post most olasa da olur, Kilise çanları bile yeter bize.

DÖRTLÜKLER -5

Beni özene bezene yaratan kim? Sen! Ne yapacağımı da yazmışın önceden. Demek günah işleten de sensin bana: Öyleyse nedir o cennet cehennem?
İnsan bastığı toprağı hor görmemeli: Kim bilir hangi güzeldir, hangi sevgili. duvara koyduğun kerpiç yok mu, kerpiç? Ya bir Şah kafasıdır, ya bir vezir eli!
Hak er geç cimrilerin hakkından gelir; Cehennem ateşleri onlar içindir. Ne der, dili inciler saçan Muhammet: Cömert gavur cimri müslümandan yeğdir.
Varlığın sırları saklı, benden; Bir düğüm ki ne sen çözebilirsin, ne ben. Bizimki perde arkasında dedi-kodu: Bir indi mi perde, ne sen kalırsın, ne ben.

DÖRTLÜKLER -6

Bir geldi mi derin ölüm uykusu, Biter bu dünyanın dedi-kodusu. Ölenden bir haber bekler insanlar: Ne söylesin? Bilmez ki ne olduğunu!
Yel eser, umutlar savrulur gider; Sensiz, bensiz kalır bağlar bahçeler; Altın gümüş nen varsa harcamaya bak! Ölür gidersin, düşmanın gelir yer.
Sevgili, seninle ben pergel gibiyiz: İki başımız var, bir tek bedenimiz. Ne kadar dönersem döneyim çevrende: Er geç baş başa verecek değil miyiz?
Dünyada akla değer veren yok madem, Aklı az olanın parası çok madem, Getir şu şarabı, alsın aklımızı: Belki böyle beğenir bizi el alem!
submitted by allahsizallah to AteistTurk [link] [comments]


2020.09.21 15:37 hexadcml !!! Komik cs nickleri gel watandas !!!

BENCE COKKK KOMIK KOMİKSE +R3P PLS xD GerdekBasanFlorasanHasan Annemle Babam Vs yapıyor Hanım kos benm c4ü getir Kediye Kafa Atan Mouse Tele olmasın bunca yiqit Hüsnü zevklendirici Kim_500_Mermi_İster werder_weremem Vukuat var abi dalın NuklearBaslikliKiz Anne Ben Terörist Oldum Abi_Elindeki_Ney? SeyimeGündoğdu Benim hiç clanım olmadı bidakka_sarjor_bıttı SeWiMLeePeacH 12345el-lazim-headshot-icin OpelCorsaBendeKorum *** benivurmaabi annemyokbenim vurma_babama_söylerim Cekilin Ben doktorum Küçükkedis2mi7 EvdeEkmekYokKeLesALdık EvladımAwpNeKadar? YavasLanOldurcen WurmaAbi5CocukWar
[TEXAS]TefeciNECMI [TEXAS]FabrikatorRIZA [TEXAS]SanayiciOSMAN [TEXAS]AvukatSELIM [TEXAS]GardropFUAT [TEXAS]TahsildarKEMAL [TEXAS]BekciMURTAZA [TEXAS]BombaciMULAYIM [TEXAS]FirlamaEROL [TEXAS]TropikAMPUL [TEXAS]GazozcuNURI [TEXAS]KucukEMRAH [TEXAS]TosunPASA [TEXAS]DamatFERIT [TEXAS]SarilarinSULO [TEXAS]KibarFEYZO
Pi)Lav Pi)yon Pi)kacu Pi)yanist Pi)slik Pi)ch Pi)zza
KelesAlsanNeYazarAslanGıbıDeagleVar Kedi Kesen şatanist fare KodummuSitdown SenDurBenDalarım DurVurmaKonuşalım AyıpYataktaOlur Qha----KafamaGedii AtınıMikenKovboy MikKafalıJaponAskeri Ufo gÖren maSum Krew Kilisenin İmamı VurDedikÖldürDemedik YaSaMaK SoRuN OLDU.....! zımparayla31cekenpınokyo ufo gören masum Terorist
BUNLARDA UZUNLARI >İçimde hiç patlamayan bir C4 var.Defuse kit'im olurmusun ?
>Seni seninle yaşamak varken, sensiz wallcılarla yaşamak zoruma gidiyor..
>Ölüm, ölüm dediğin nedirki gülüm, ben senin için C4 kurmayı göze almışım..
>Seni her düşündüğümde bir terörist wuruyorum.. Benim artık top15'de adım var..
>Kalbim kalbindeki C4'ü defuse edecek kadar adi ise, ellerim consola disconnect yazacak kadar asildir..
>Girdim Dün Servera Baqtım Wallcular Burada, Seni Gördüm Elim Kaydı Bütün wallcular yana yattı.
> Bir varmış bir yokmuş.De_Dust'ların Birinde EliteBaşlıklıKız varmışşşş. Büyük annesine AK47 götürecekmişşş.Annesi 30Kurşun ve 3De ekstradan sarjör vermiş. Ve anne tembi etmiş.Sakın ama sakın CT'lerin Base'inde geçme diye.Fakat EliteBaşlıklı Kız dinlememişşşş. CTlerin base'inden geçerken bir M4A1!li terörist EliteBaşlıklı Kızı Topuğundan vurmuşşşş. Kız ağlamış sızlamış.Ama ODA NEEEE. CT EliteBaslıklıKIZA AŞIKMIŞŞŞŞŞ.
Ve sonnnn. BÜYÜK ANNE ÖLDÜRÜLÜR.Ve eliteBaşlıklıKız ile CT Sevgilisi bölüm bitene kadar mutlu ve mesut yaşar..
> Bir ak47 mermisi seni seviyorum anlamı taşısaydı, ve sen bana seni ne kadar sevdiğimi soracak olsaydın, inanki admin beni serverdan banlardı..
>Hani ak47 vardır hs anlatır hani hileci vardır speed anlatır birde aşk vardır beni hayattan banlatır seni seviyorum..
>(Dustjump) Bir havuz gördüm uçurumun en altında.. Benim olmazsan ya uçurumdayım yada en altında..
>Bir awp mermisi olmak isterdim. Neden mi? Düşmanın seni awp ile wurduğunda vücudunun derinliklerine girip bir daha hiç çıkmamak için..
YıyosaBıcaklaGel [genelde 1hp]
HaNıM TuFeGiMi GeTiR!!![awp-delerde]
Kafası Haric15cm
Kopek balıgını Yiyen MinikBalık
Kopek balığını KoValayan HamSi
Satanist KeSen pSikopat kedi
hanımkelesimigetir
>Round nedir ki? başlar biter. ak47 nedir ki? hs atar gider. c4 nedir ki? patlar biter. Ama sana olan kurşunlarım sonsuzdur, ancak sizin basede biter.
oglum buna keles derler hey adamım bana bı colt al 1_pis_kedi_seyimi_7 yavaş Lan Şeytan Doldurur see_can_me_war Kertmeyenkele Cüneyt Arkana Baq Beni Vuran Top Olsun Donumdaki_canavar Mozart'ınSonZartı
submitted by hexadcml to kopyamakarna [link] [comments]


2020.09.19 21:57 pembeportakal Aşk Büyüsü Nedir? Aşk Büyüleri Nasıl Yapılır ve Nasıl Bozulur?

Aşk Büyüsü Nedir? Aşk Büyüleri Nasıl Yapılır ve Nasıl Bozulur? submitted by pembeportakal to u/pembeportakal [link] [comments]


2020.09.14 16:45 alwaysiesta feromon denen şey zırvalık mı?

kadın ve erkek arasında kimyasal bir iletişim aracı. evet, en basit hâliyle karşı cinsle etkileşimi sağlayan kokusuz olan bir koku; burun tarafından algılanan kimyasal bir madde.
feromon, bazı insanlara aşık olurken diğerlerine olamamızın nedeni olarak gösterilir. peki, onları diğerlerinden ayıran nedir? neden diğerlerine hiçbir şey hissetmezken aşık olduğumuz insan, gözümüzde tanrılara kafa tutan kuvvetli bir varlığa dönüşür?
benzer fiziksel özelliklere sahip iki kişiden birine aşık olabilirken bir başkasına sadece sevgi, çekim veya ilgi duyuyoruz. birlikte olduğumuz insanları fiziksel özelliklerine, statülerine, meziyetlerine göre sıralasak bile, duyduğumuz aşk hissinin orantılı olduğunu söyleyebilir miyiz? söyleyemeyiz genelde. en zor kimi unuttuğumuza baktığımızda bile, tutarsız bir tablo çıkar ortaya.
feromonların aşk üzerindeki etkisi artık az çok biliniyor. bazen sadece bu bile, bizi aşk denen yoğun hisse götürüyor; koku duyusu ile algılayamadığımız ya da algıladığımızın farkında olmadığımız kimyasal mesajlar (ismini hatırlayamadığım bir filmde, uzaydan gelen bir yaşam formu güzel bir kadın formuna girip bir erkekle yakınlaşıyordu. erkeğin şeker hastası olduğunu hissettiğinde onunla çiftleşmekten vazgeçiyordu)... fakat feromonları algılama biçimimiz bir yana, onu yorumlama biçimimiz aşkın asıl kaynağıdır. başka türlü olsaydı, sadece güzellikte zirve kadın ve erkeklere âşık olurduk. dış görünüşüne âşık olduğumuz insanlarla biraz vakit geçirince neyin değiştiğini düşünmek gerekiyor. veya nasıl oluyor da yüzeysel tanıdığımız kişilere âşık olabiliyoruz. bazen yazılar üzerinden bile birine aşk duyabiliyoruz. sapyoseksüel birinin hissettiği aşkın, kafanın içindeki sinaps sayısını feromonlarla algılayıp öyle âşık olduğunu iddia edebilir miyiz?
aşk, insanın kozmik odası kodlanmış, tanımlanmıştır. oraya bilinç bile giremez. oraya mantık da, duygukar da, güven hissi de giremez. emek o kapıyı açamaz. kozmik odada, algılanan dünya, bizim kendimizi sandığımız şey (bazen bilinçaltı insanı bilinçten daha iyi tanır) ve kendimizi bir yaşam parçası olarak daha ileri atmak için ihtiyaç duyduğumuz beden ve ruh. işte kozmik odanın kodları, gelen verileri izlediğinde (feromonlar, bilinç ve diğer şeyler) “casus belli”yi algıladığı anda aşk başlayabiliyor. ve insan ilkellikten ne kadar uzaklaşırsa aşk anlayışı da aynı şekilde değişim, gelişim gösteriyor.
çünkü aşk, bilincimize iletilebilmiş verilerin değerlendirilmesinden ve bunun sonuçlarını fark etmekten öte, bir bütün olarak algılar ve idrak dahilinde olanlar ve olmayanların, akıl ile birlikte, insanın kendi varlığında bihaber olduğu, bazen de hükmedemediği yönleri tarafından yorumlanmasını tüm hallerde yaşamaktır. bu açıdan bakınca aşkın bilgisini ne vakıf olmaktan ziyade onu deneyimlemenin daha değerli olduğu kanısına da varmak mümkündür. burada düşündürücü olan aşkın yaşattığı haller içinde bulunan insanın bilgisinin ne olduğu, sınırlarının nerede çizildiği gibi sorular ile birlikte deneyimin aslında aşkın paylaşımında mı? yoksa onun çıkardığı yolda mı? olduğu gibi sorulardır.
submitted by alwaysiesta to turkincel [link] [comments]


2020.09.13 21:39 karanotlar Arzulardan arın. Esrarengizi gör. Arzulara bürün. Arzu uyandıranı gör.

_Kalpteki incelik ise sevgi yaratır. Sözlerdeki incelik güven yaratır. Düşüncedeki incelik derinlik yaratır. Bunlara sahip olan insan ise her zaman kendini aratır. _Bir ülkede saraylar ne kadar çoksa, halk o ölçüde fakirleşmiştir. Saraydaki lüks ve pahalı şeyler ne kadar fazlaysa, tahıl ambarları o kadar boşalmıştır. Başkalarının yoksullaşması üzerine kurulmuş olan bu gösteriş, Haydutların yağmadan sonraki böbürlenmelerinden başka bi şey değil. Buna hırsızların cakası denir. Yol, bu değildir. Budur işte sahte YOL. _Halk açsa Bu üsttekilerin fazla vergi yemelerindendir. Halkı yönetmek güçse bu üsttekilerin her işe karışmasındandır. _Tasalanma sebebim bir bedenimin olmasıdır, Bedenim olmasaydı tasalanacak neyim kalırdı?" _İnsan ne kadar çok bilirse hükmedilmesi o kadar zor olur. Bu nedenledir ki eğiterek hükmetmek isyan getirir, cahil bırakarak hükmetmek mutluluk. _Sadece kendiniz olmak ile mutlu olduğunuzda ve kendinizi kimseyle kıyaslayıp, yarışmadığınızda, herkes size saygı duyacaktır _Kutlu kişinin kendi kalbi yoktur. Yetmiş iki milletin kalbidir onun kalbi. O kendi çocukları gibi bakar hepsine. İyilere iyiyim Kötülere de iyiyim. Çünkü iyiliktir ERDEM. Dost olana dostum Dost olmayana da dostum. Çünkü dostluktur ERDEM. Kutlu kişi sükûnet içinde yaşar. Geniş kalbi dünyaya açık. _Kutlu kişi isteksizliği ister. Değerliye değer vermez. _Mutsuzsanız geçmişte. Endişeliyseniz gelecekte. Huzurluysanız şu an da yaşıyorsunuz. _Brahman rahibi: “Komşunun tanrısını kendi tanrından çok sev!” _Görmek istemeyenden daha kör kimse yoktur. _Zorlanan bir şey, eninde sonunda eski durumuna geri dönecektir. _Başkalarını anlamak olgunluk, kendi kendini anlamak ise daha üstün bir olgunluktur. _Kayıp bazen kazançtan daha fazla yarar sağlayabilir. _Su gibi olmalısın. Kırılmamak için bükül. Düz olmak için eğril. Dolmak için boşal. Parçalan ki yenilen. _Bir insan, doğduğunda yumuşak ve güçsüzdür; öldüğünde, sert ve bükülmez. Bitkiler canlıyken yumuşak ve esnektir; öldüklerinde sert ve kuru. Bu yüzden sertlik ve bükülmezlik, ölümün yoldaşlarıdır, yumuşaklık ve narinlik hayatın yoldaşları. Yumuşaklık sertliğe, dirençsizlik kuvvete karşı zafer kazanır. Biçim alabilen şeyler sert olan şeylerden üstündür. _Zekice olmayan bir davranışa dahi zekice karşılık ver. _Konuşmadan önce düşün; Gereği var mı? Şefkat barındırıyor mu? Kimseyi incitebilir mi? Sessizliği bozacak kadar değerli mi? _Küçük kafalar kişileri, büyük kafalar fikirleri konuşur. _Bilge kişi kendi kişiliğini en sona koyar ama yine de en öndedir _En büyük iyilik su gibidir: sudaki iyi herkese yarar. Su bu iyiliği umursamadan yapar. _Kazanmak yada kaybetmek, hangisi daha iyidir? En iyi lider insanların ancak varlığından haberdar olduğu liderdir. _Tao Karıncayla imparator arasında fark gözetmez. Rahmetini iyiden de kötüden de esirgemez. _Dünya olduğu gibi olağanüstü güzel. _İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte. _Doğal olan güzeldir. İnsan içinden öyle geldiği için iyilik yapmalıdır, ödül beklediği için ya da cezadan korktuğu için değil. İçten gelmeden yapılan şeyler de uyum getirmez.
_Tao soyuttur. Ne yükselirken parlaktır ne de batarken karanlık. Tarif edilemez ve anlayışımızın ötesindedir. Başlangıcı ve sonu yoktur._Onu adlandırdık mı, onun sonsuzluğunu yitiririz. Çünkü her söylenen söz, her verilen ad şeyleri “Kendisi olamayandan” ayırır. _Su, TAO’nun simgesidir. O, yumuşak ve uysal, ama taşı yenecek kadar güçlüdür. En ince aralıklara bile sızar. Karşılık beklemeden çevresine hizmet eder. Her zaman en altta, insanların hor gördüğü yerlerde kalır. Bu yüzden de toplayıcı, birleştirici olur. Her yerde çevresiyle uyum sağlar. İçinde bulunduğu kaba uyar. Yine de hiç bir zaman kendi doğasını yitirmez... _Tao, her şeyin kaynağı olan “HİÇLİK”tir. HİÇ iken Bir oluruz. Bir’ken İki oluruz. İki iken Üç oluruz. Üç’ten bin bir tür oluruz. Hiçlik, karşıtlıklar dünyasının kaynağıdır. Birinin içinde ötekinden, erkekte kadından, kadında erkekten, ışıkta gölgeden, toprakta güneşten bir şey vardır her zaman. Her şey karşıtıyla vardır. (Ying Yang.) Tao içerdiği yol olma niteliğinin yanı sıra rehber olmasıyla, aslında aynı anda yapan ve yapılmakta olan gibi iki kavramı içinde barındırır: Hem yönetmen hem aktör, hem besteci hem melodi, hem seyrüsefer cihazı hem seyrin ta kendisi. Üstün insana Yol'dan söz etsen, gayretle işe sarılır. Nasipsize söylesen vay haline, kahkahaya güler. Gülmeseydi, yol, yol olmazdı. İnsanlar yeryüzünü izler, yeryüzü gökleri, gökler Yol'u izler. Yol ise olanı. _ Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar Göğün-yerin işaretlerinde. Ben bilgelik ararım Zaman ve dünyanın işaretlerinde. _ Kimileri mucizeleri kutsal sayar. Ben mucize olmayanı kutsal sayarım… _Uyanmış insan işlenmemiş cevheri görür. _Bilge, gece içinde bir okyanus gibi, durgun ve sessizdir ama bir kış rüzgarı kadar yakıcıdır. Bilge kişi bulutlar gibi sürüklenir, belli bir yeri olmadan. yeni doğmuş bir bebek gibi kendini ifade etmeye çalışmaz. Bilge kişi bilir ki kişi yenilerek yenebilir ve yenerek yenilebilir. Bilge kişi kendine önem vermez, ama başkalarının ihtiyaçlarını duyumsar o alçakgönüllü ve utangaçtır, böylelikle diğerlerinin kafasını karıştırır.çocuk gibi görünür ve dinlenir. Bilge kişi kafasında yenmeyi kurmaz ki yenilsin, bir şeye sarılmaz ki yitirsin. bilgenin yolu kurnazlığa kaçmadan çalışmaktır. _Büyük iyilik su gibidir. Doğal olarak akar. Reddeden insana bile faydası olur. Tao gibidir. Bilge kişi de su gibi yaşar, arzusuz ve alçakgönüllü, entelektüel düşünceli, sevecen, adildir. Bilge kişi sessizce çalışır. Ne övgü ne de şöhret aramaz. Uyuyan bir bebek gibi nefes alır ve uyumu gözetir. _Tao yaratır ama saygınlık istemez ve yol gösterir ama karışmaz. Tao seyahat etmeden de bilinip gözlenebilir; ondandır bilge kişinin bakmadan her şeyi görmesi. Her nesne tao nazarında birer küçük evrendir; dünya kainatın küçük evreni, ulus dünyanın küçük evreni, köy ulusun küçük evreni; aile köyün küçük evreni, ve bedeni kişinin ailesinin küçük evrenidir; tek bir hücresinden galaksiye kadar…
Karar aklın durması halidir; karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi durdurur. Buna rağmen akıl insanı daima karara zorlar; çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz. _Kalite bir erdemdir! O kendini; mekandaki yaşantıda, düşüncedeki derinlikte, sevgideki cömertlikte, İfadelerdeki gerçeklikte İdaredeki düzende eylemdeki etkide doğru zamandaki doğru harekette gösterir. _Kendini bilen bilge. Başkasını bilen bilgilidir. Kendini yenen kudretli. Başkasını yenen kuvvetli Halinden memnun olan zengindir. Nefsini yenen iradeli. Yerini korumayı bilen kalıcıdır, Ölüp de yok olmayan ölümsüz. _Edimsizliğin her şeyden el etek çekmek, eylemsizlik demek değil, tutkulu, hırslı eylemlerden, doğadaki dengeye ters eylemlerden uzak durmak demek. İçine kapalılık demek değil, ukalalık, gevezelik etmemek, çevresine yaşamı ve tutumu ile örnek olarak yol göstermek demek. _Kutlu kişinin bu sınırsız iyiliği karşısında herkesin ağzı açık kalır. _Hep hiçlikte kalanlar görür onun özünü. hep varlıkta kalanlar görür onun yüzünü...” _Edimsizlik, yaşamın akışına aykırı olan eylemlere girişmemektir. _Ezecekler mi birini. Büyütürler onu alabildiğine. Zayıf mı düşürecekler birini. Güçlendirirler onu alabildiğine. Yok edeceklerse birini. Geliştirirler onu alabildiğine. Alacaklar mı elindekini onun. Ona verirler önce bol bol. Budur görmek görünmezi. Yumuşak yener serti. Zayıf yener güçlüyü. Çıkarma balığı derinden. Sırdır düzen. Ele verme sırrını. _Eskinin yetkin ustaları Özlü ve gizemliydiler. Derindiler erişilip bilinmez. Kışın bir ırmağı geçer gibi Çekingen, Komşuların gözü altında gibi Dikkatli, Konuklar gibi sakıngan, Eriyen buz gibi geçici, İşlenmemiş balçık gibi şekilsiz, Vadi gibi geniş. Sis gibi bulanık… _YOL'u yitirmeyen doygunluğu aramaz. Doygunluğu aramayan kalır dolmadan. Hep açık yeni yetkinliğe. _Fazla söz boşa zahmet. İyisi mi içindekini tut içinde. _Su gibidir yüce iyilik. İyidir ki su Binbir türe yarar verir dayatmasız. İnsanların hor gördüğü yerlerde. _En yüce hakanların varlığını Bilmezdi halk. Ne sakıngandı değerli sözleri. İşlerini görürlerdi onlar ve yoluna girerdi. Sonrakiler sayıldı ve sevildi Sonrakilerden korkuldu _Ahlak yok olduğunda doğru davranış biter ve çıkarcılık ortaya çıkar. Çıkarcılık; düzensizliğin başlangıcıdır. _Beş renk gözü kör eder, beş sesse, kulağı sağır. Beş çeşni, tat alma duyusunu köreltir. Fazla düşünmek zihni zayıf düşürür, arzular ise kalbi öldürür. Denge ve ihtiyaç önemlidir. _Bir şeyi daraltmak istiyorsan, Önce onu genişletmelisin. Bir şeyi zayıflatmak istiyorsan, Önce onu güçlendirmelisin. Bir şeyden ayrılmak istiyorsan, Önce onunla birleşmelisin. Bir şeyi almak istiyorsan, Önce onu vermelisin. Buna “ ince kavrayış” denir. _Lao Tse ise toplumdaki çürümenin ahlak dersi verme ve politik önlemler almayla giderilemeyecek kadar derin olduğunu düşünüyordu. Tersine, tüm töreler, kurallar, ahlak, politik girişimler kötülüklerin asıl kaynaklarıydı, insanların doğallıklarına dönmeleri, her türlü tutku ve bencillikten kurtulmaları, toplumsal norm ve değerlerden vazgeçmeleri gerekiyordu. _Derler ki, tüccarın iyisi malını öyle saklarmış ki, onu gören yoksul sanırmış. Arif ve ERDEM’li kişi de odur ki, gören budala sanır, iyisi mi, Siz vazgeçin şu gururlu, hırslı, kibirli halinizden, bırakın şu yakışıksız çabalarınızı “Emirlerle yönetip cezalarla düzenlersen halk yılgın ve utanmaz olur. ERDEM’le yönetir ahlakla düzenlersen halk utanmayı öğrenir ve iyiye yönelir.” Ama gerek “ahlak”, gerekse “yönetme” ve “düzenleme” çabalarının kendisi huzursuzluğun asıl kaynağı Lao Tse’ya göre! _ Asıl tehlikenin büyüğü, asıl sakınılması gereken şey “hortlaklardan” da önce, insanlığa hizmet etme aşkıyla hortlaklara savaş açan kutlu kişiden gelebilecek zarar. _Günümüz yönetimlerinin “tüketim olanakları verip halkı pasifleştirmek” ve “basit halkı bilgisiz bırakmak; aydınların ise gözünü yıldırıp eyleme girişme cesaretini kırmak” türü yöntemlerini kaçınılmazlıkla anımsatıyor bunlar! _Doğru yaşamayı bilen Geçsin ülkeyi bir uçtan bir uca. Rastlamaz tek gergedana kaplana. Geçsin bir ordunun içinden. Ne zırh yarar ne kılıç. Gergedan bulamaz boynuz saplayacak yer. Kaplan bulamaz tırnak geçirecek yer. Kılıç bulamaz keskinliğini gömecek yer. Neden? Çünkü ölümlü yanı yoktur onun. _Yücelerden bilge YOL’u duyunca. İzler onu uyumla. Alçakçalardan bilge YOL’u duyunca Güler ağız dolusu Ve gülmezse bil ki Doğru YOL değildir o. _Bütün keskinlikleri körelt, Bütün düğümleri çöz, Her şeyi birbirine kat. Sır olan Ayniyet, işte buradadır. Sen, ona yaklaşamazsın, Onsuz da yapamazsın. Ona bir hayrın olmaz, Zararın da olmaz. Ona şeref veremezsin, Onu aşağılayamazsın da. Dünyada hiçbir şey onun kadar asil olamaz. _Nesnelere ve kavramlara verdiğimiz anlamlar arzuları ve amaçları doğururlar. İyi ve kötü, alçak ve yüksek, aydınlık ve karanlık gibi. Bu anlamlardan kopmamız arzu ve amaçlarımızdan ayrılmamız sonucu eylemsizliğe varırız. Eylemsizlik bir kere kavrandığında uyumlu yaşama geçiş kapısı açılır. Geçmişin pişmanlıkları ve gelecek kaygısı ve planları gibi gerçek yaşamdan koparan etkiler aynı zamanda insan yaşamında bir tür dengesizlik hali yaratır. Uyumlu yaşam ve doğal akış insanın içinde bulunduğu an ile bütünleşerek yaşamasını sağlar. Bu uyuma yolu izlemek denir. Yol anlamına gelen tao kelimesiyle kastedilen budur. _Kimileri mucizeleri kutsal sayar ben mucize olmayanları kutsal sayarım. Çılgınlar tanrısal vahiy ararlar. Ben bilgelik ararım. _Olgunlaşır varlıklar. Sonra dönerler kaynaklarına. Kaynağa dönmek huzur demek. Huzur amaca varmak demek. Amaca varmak sonsuzluk demek. Sonsuzluğu kavramak aydınlık demek. Sonsuzluk kavranmadı mı Uyumsuzluk gelir. Sonsuzluğu kavrayan hoşgörülüdür. Hoşgörülü demek adil. Adil demek egemen. Egemen demek kutsal. Kutsal demek YOL'da YOL'da demek kalıcı… _Kutlu kişi örnek olur dünyaya. Çevresine ışık saçmaz ve aydınlanır. Kendisine değer vermez ve yüceltilir. Kendini övmez ve yarar verir. Kendini öne koymaz ve kalıcılaşır. Çünkü savaşmayanla Kim savaşabilir dünyada _Biliyorsam biraz doğru YOL’da yaşamı. Tek korkum yolu yitirenlerdendir. Sapanlardan dar sokaklara doğru. YOL dururken _Sağlam kök salan sökülmez. Sıkı tuttuğun çalınmaz. _ERDEM’le dolu kişi Benzer yeni doğmuş bebeğe. Yılan çıyan sokmaz Vahşi hayvan saldırmaz Alıcı kuş paralamaz İncedir kemikleri kasları yumuşaktır ama Yine de sımsıkı yapışır tuttuğuna Erkek dişi nedir bilmez ama Yine de kalkar pipisi Çünkü dopdoludur hayat tohumuyla _Keskinliğini körelt. Karmaşalarını çöz. Parlaklığını sönükleştir. Tozuna karış dünyanın. Budur gizli Bir’e varmak. Buna erişeni Ne sevgi yaralar ne soğukluk Ne kazanç yaralar ne kayıp Ne saygınlık yaralar ne utanç Ki en saygın olur göğün altında _Baştaki sakin ve edimsizse Halk dürüst ve temiz olur Baştaki zeki ve kurnazsa Halk hilekâr ve güvenilmez olur _Büyük ülkeyi yönetmek Küçük bir balık kızartmaya benzer. _Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır. _Ayaksız yürümek. Kolsuz dövüşmek. Saldırısız yenmek. Silahsız durdurmak. En büyük talihsizliktir küçümsemek düşmanı. Küçümseyen korkarım yitirir hazinesini. _Bilmediğini bilmek büyüklüktür. Bildiğini bilmemek eksiklik. _Emretmeden yönetebiliyorsanız lidersiniz. Lider ol, ancak efendi olma. _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. _Kendi aczinden onur duymaya kuvvet denir. _Henüz gülümsemeyi öğrenmiş bir bebek gibi. durgun ve ifadesizim, _Eğer ki halkın korktuğu biriysen, Sen de halktan kork _Çok bilenler konuşmaz, çok konuşanlar bilmez _Üç hazinem var: Sadelik, sabır ve merhamet. _Bahar gelir ve çimenler kendiliğinden yeşerir. _Diğer insanların hakkınızda ne düşündüğünü kafanıza takarsanız,daima onların kölesi olursunuz. _Dostlarını kendine yakın tut, düşmanlarını daha da yakın. _Düşüncelerinizi değiştirin, hayatınız değişsin. _Tanrı size istediğiniz insanları değil, ihtiyacınız olan insanları verir. _Gerçek bilge aydınlanmanın amaç değil, anlam olduğunu anlar. _Eğer pes edebilirsen güçlüsündür. Kötülüğe iyilikle karşılık ver. _Bir aile iç ahengini yitirdiği zaman “hayırlı oğullar”dan söz ederiz. Bir devlet kargaşaya sürüklendiği zaman sadık devlet adamları”ndan _Dünyadaki herkes güzeli güzel olarak bilir Ve çirkinlik de bu yüzden vardır. İşte böylece, Varlık ve yokluk birbirini doğurur, Zor ve kolay birbirini tamamlar, Uzun ve kısa birbirini şekillendirir, Yukarı ve aşağı birbirini doldurur, Sesler ve tonlar birbiriyle uyuşur, Önce ve sonra birbirini izler. _İnsanların onay vermesini önemserseniz, onların mahkûmu olursunuz. _Düşlerini neyle suladığına dikkat et. Düşlerini endişe ve korkuyla sularsan, yaşamını boğan yabani otlar biçersin. Düşlerini iyimserlikle, çözümlerle sularsan, başarı biçersin. _Kalbinizde yeşil bir ağaç bulundurun, belki şakıyan kuşlar gelir. _ Erdeme haiz olanlar kusur aramaz. Kusur arayanlar erdeme haiz değildir _ Orada oturup sessizce tefekküre dalarak Zihnini temizleyebileceğini mi sanıyorsun? Bu, zihnini yalnızca daraltır, temizlemez. Tam uyanıklık akışkandır ve uyumludur; Her zaman ve mekanda vardır. Gerçek tefekkür işte budur. Dünyadan uzak durarak kim saflığa ve basitliğe erişebilir. Tao temiz ve basittir Ve dünyadan uzak durmaz. Neden basit şekilde ana-babanızı onurlandırmıyor, çocuklarınızı sevmiyor, kardeşlerinize yardım etmiyor ve en yüce doğruyu anlamak yerine, elinizde sıradan yöntemler bulunduruyorsunuz? Bu, gerçek saflık, gerçek basitlik ve gerçek ustalık olacaktır. _Bilmek ama yine de bilmediğini düşünmek en büyük hünerdir. Bilmemek ama bildiğini düşünmek ise hastalıktır _Zeka, bilgelik demek değildir. _Bir ağacın güzelliği hiçbir zaman kelimelerle ifade edilemez; bunu anlayabilmek için onu kendi gözlerinle görmelisin. Dil, bir şarkının melodisini yakalayamaz; onu anlayabilmek için kendi kulağınla işitmelisin. _Ermiş kişi yönetirken: Kalplerin boşalmasını ama karınların doymasını sağlar. İstekleri zayıflatır, ama kemikleri kuvvetlendirir. İnsanları daima alimlikten ve arzudan yoksun bırakır ve alimler bir eyleme geçmeye cüret edemez. Yaptıkları bundan ibarettir ve işte böylelikle düzensiz bir şey kalmaz. _Büyük işler başarıp şeref kazandıktan sonra bir yana çekilmesini bilmeli. _Büyük bir milleti yönetmek küçük bir balık pişirmek gibidir; fazla kurcalarsanız mahvedersiniz. _Sonsuz Tao, ne anlatılabilir olan, ne de ad verilebilir olandır. Her şeyin durmaksızın dönüştüğü ileri sürülerek, ona ad vermekle.. _Taoist cinsel uygulamalar - Özlerin Birleşmesi. Uzun yaşama ve ölümsüzlüğe ulaşmasının yöntemlerinden biri genç yaştaki bakirelerle cinsel ilişki kurmaktır. Tavsiye edilen 14 - 16 yaş aras..Chang Taoist cinselliğin yaşlı erkek - genç kız ilişkilerinde hayata geçirilebileceğini belirtirken, genç erkeklerin ise gençler yerine yaşlı kadınlarla ilişki kurmasının daha avantajlı olduğunu ileri sürmektedir _Konfüçyüs bir gün suyun içinde çırpınan adamı kurtardıktan sonra. coşkun suların içinde sağ kalmayı nasıl başardığını sormuş. 'Çok kolay!' demiş adam. 'Akıntı beni aşağı çektiği zaman daldım, yukarı ittiği zaman da su yüzüne çıktım.'" sertliğe karşı yumuşaklığın, tutkuya karşı tutkusuzluğunu, hoşgörüsüzlüğe karşı hoşgörünün, erkeğe karşı kadının yanını tutan bir öğreti bu. _ Hiçliğe dönendir Biçimlenmemiş biçim Aslı olmayan resim Karanlıktır kaostur _Ah daha ne kadar sürer yalnızlık. Herkes sevinç saçıyor. Bayrama gider gibi. Bir ben çekingen. Gülmeyi öğrenmemiş bebek gibiyim. Huzursuz savrulurum. Yersiz yurtsuz gibiyim. Herkes bolluk içinde. Ben unutulmuş gibiyim. Mağara gibi yüreğim. Uyumsuz ve karanlık Dünya insanları ışıl ışıl ah Bir ben bulanık su gibiyim. Dünya insanları kurnaz mı kurnaz. Bir ben kapalı kutu gibiyim. Huzursuzum ah deniz gibi. Dur durak bilmeyen girdap gibiyim. Herkesin hedefi var Bir ben aylak dilenci gibiyim Bir ben başkayım herkesten Ama değerlidir anadan alınan besin. __YOL’da bir oldun mu onlarla YOL’da olanlar da Hoşnut olur bundan. Yoklukta bir oldun mu onlarla. Yoklukta olanlar da Hoşnut olur bundan. Güven bulamaz güven göstermeyen. _Ayak parmakları üstüne kalkan sağlam durmaz. Dizlerini kırmadan yürüyen ilerlemez. Çevresine ışık saçan aydınlanmaz Kendine değer veren yüceltilmez Kendini öven yarar vermez. Böyle kişi yemek artığı yara irini gibidir YOL’a _Yüceliğini bilip alçaklığını yitirmeyen Olur göğün altında vadisi yerin _YOL doğurur. ERDEM besler, Büyütür, bakar, Geliştirir, tutar, Örter ve korur. _Yeryüzünün kaynağı var ki anası yeryüzünün. Her kim anaya bakarsa Yaşamı boyunca korkmasın bir şeyden Sonsuzluğu kucaklamaktır bunun adı _Ülkenin günahını kim alırsa üstüne. Başta gider tohum kurban töreninde. Ülkenin acılarını kim alırsa. üstüne Hakanı olur yeryüzünün _ERDEM’li kişi ERDEM’i bilmez Ondan ERDEM’lidir o. ERDEM’siz kişi Çabalar ERDEM’i Yitirmemeğe. Ondan ERDEM’sizdir o. ERDEM’de olan amaçsız. ERDEM’siz olan amaçlı.YOL’u yitirince ERDEM. ERDEM’i yitirince aşk. Aşkı yitirince adalet. Adaleti yitirince ahlak. Sadakat ve güven kıtlığıdır ahlak. Ve başıdır huzursuzluğun _Her şey Ya çoğalır azaldıkça Ya azalır çoğaldıkça _En büyük yetkinlik eksik görünür Ve sonsuz olur etkisi En büyük doğruluk eğri görünür En büyük yetenek aciz görünür En büyük belagat dilsiz görünür Soğuğu hareket yener sıcağı sükûnet Saflık ve sükûnet Bu ikisi ölçütüdür dünyanın _Ölümden korkmaz olursa insanlar Nasıl korkutursun ölüm korkusuyla? Ölümün sahibinin yerine öldürmek Marangoz yerine keseri ele almak demek. _Yaptığını kendi yaşamı için yapmayan Daha bilgedir yaşama değer verenden _TAO’nun özünü kavramanın yolu, hep hiçlikte kalmak, tutku ve isteklerden arınmaktır, TAO’nun özüne varacağım diye tutkularından kurtulmak için çabalayıp duran kişinin bu halinin de tutku dolu olduğunu hatırlatıyor _“Fincanı iki elinle tutarken, aynı anda dolduramazsın. _Hiç ile kaynak aynıdırlar. Yalnızca biz farklı adlar vermişiz. Maddesel ve tinsel her şeyin kaynağı olan TAO… _Toplum kuralları gerçekte toplumsal hastalıkların asıl kaynağı olduğunu gösteriyor. Devlet yönetiminin filozofların işi olduğu inancındadır. Basit halk, yüreğini huzursuz kılmaktan başka bir işe yaramayacak, ona ancak mutsuzluk getirecek olan tüm bilgiden uzak tutulmalıdır. Tutkularını aşmış, bilge kişi içinse durum başkadır: _Karın, Karanlık, gizli, sırlı hakikatin simgesidir._ __ İyilik bilmez gökyüzü. En büyük iyiliği de budur işte .“Sevgi, iyilik, insaniyet, bağlılık”…Taoculuk bu tür sevgiyi reddeder: Böylesi sevgi, kimilerini başkalarına karşı kayırmak demektir. Oysa TAO’nun, doğanın, dünyanın iyiliği, tarafsızlığında, kimseyi sevmeyip, kimseyi kayırmamasındadır. . _Taoculuk’ta ne geçmiş ne gelecek, yalnızca şimdiki yaşam vardır. _Zhuang Zi, Ölümün eşsiz bir “mutluluk” olduğunu savunur. _Yaradılış, doğa ananın koynunda sürekli olarak yeniden gerçekleşir…. _Vadi hiçliği simgeliyor. Her iki yönden de “vadi ruhu” TAO’yu çağrıştırıyor: ana rahmi” anlamına geliyor. “Karanlık dişinin kapısı” da, hem bin bir türün doğuşunun tablosunu çiziyor, hem de “sırlar sırrı” olan “tüm mucizenin kapısı”nı çağrıştırıyor. _Ying aydınlık, Yang gizemli karanlık ve ikisini birleştirem yaşam soluğu uyum… _Kong Zi yani Konfüçyüs “Başkalarının bana yapmasını istemediğimi ben de onlara yapmamalıyım” der… “ _Taoculuk’ta daha çok vurgulanan, bütünün parçalardan fazla bir şey olduğu olgusudur... Kitab-ı Mukaddes’te Tanrı, Peygamber Yeşaya’ya “Bilgelerin bilgeliğine son vereceğim, yok edeceğim usluların usunu!” diye seslenir. Yeni Ahit’te de Aziz Pavlus “Nerede zeki insanlar, nerede okumuş kişiler? Tanrı bu dünyanın bilgeliğini deliliğe çevirmedi mi?” diye alaya alır yetenekleri ve bilgeliğiyle övünenleri…Tao ise insanı kendi doğasıyla yüz yüze bırakıyor. _Halkın günahlarını, ülkenin acılarını üstüne alan dünyaya hükümdar olur _Kong Zi, Lao Tse’yı ziyaret ederek onun bilgisine başvurur. Lao Tse onun gururlu ve girişimci tutumunu eleştirir. Kong Zi sarsılmış ve Ustaya derin şekilde hayran kalmış bir halde öğrencilerinin yanına döner. Kong Zi öğrencilerine dedi ki: Kuşları bilirim, uçarlar. Balıkları bilirim, yüzerler. Hayvanları bilirim, koşarlar. Koşanı tuzağın ağı yakalar. Yüzeni oltanın iğnesi tutar. Uçana avcının oku erişir. Ama ya ejderhalar? Ya onlar nasıl yükselir rüzgârların bulutların üstüne de göğe ulaşırlar, bunu bilemem. Lao Tse’yi gördüm bu gün. Düşündüm: Acaba o da ejderha gibi mi?Lao Tse’nin bir “ejderha” gibi olduğunu anlatır. _Toplumsal değerleri ve yöneticilerin otoritesini insanlığın tüm acılarının kaynağı saydığı. _ Kong Zi eski gelenekleri öğrenmek için Lao Tse’ye geldi. Lao Tse ona dedi ki: Sizin sorduklarınız ancak kemikleri bile çoktan çürümüş insanların sorunları. Onlardan bugüne kalan yalnızca sözcüklerdir. Arif kişi zamanını bilir, arabası gelince biner, gelmezse de çıkınını toplayıp gider.
_Karşılaştırmalar yargılamalardır, _Övgü beklemeyen bilge kişidir. _Gereğinden fazla zorlarsan, en müthiş bıçak bile körleşecek. Çaresizlik ona hiçbir işe yaramayan, akordsuz yalanlar söyletecek. Bilgelik de akılla birleşip sağduyulu zekayı ışıldatacak. sabır en dolaşık ipleri bile düğümlerden kurtaracak, _Tabiat kasıtlı hareket etmez. Hiçbir varlığa iyi veya kötü niyeti yoktur. Tao da aynen tabiat gibidir. Tabiat tao'nun takipçisidir. Bilge kişi de böyledir. Tutkularından arınmış _Çömleği yapan kil değil boşluktur. _Kaos ortaya çıktığında, üstün insanın içsel dünyası düzenli ve sakindir. Topluma geri dönüşünde yardımcı olur. Kaos sona erdiğinde toplum tarafından görülebilir. _Çok daha iyidir basitliğini görmek ham ipeğin güzelliğinin ve işlenmemiş taşın; kişinin kendisiyle bir olmasından daha iyidir tao ile bir olması, bensizliğin geliştirmesi. _Butunlugu korumak icin boyun egmek kendini savunmayarak ayricalik kazanir. Eğilmek dik olmaktir; bos olmaksa dolu. Böbürlenen kişi aydınlanmamıştır, saygı görmez değerli insanlardan; böylece, hiç bir şey kazanmaz ve itibarı lekelenir. kibir aşırılıktır ve bilge kişi onlara ihtiyaç duymaz _Yaratıcı prensip birleştirir sonsuzluğa uzanır. Sonsuzluğa seyahat ederken değişmez özünü korur. En lüks yerlerde basitliğini korur. _Onurlu davranın ama alçakgönüllülüğü koruyun. _En büyük balık gölün dibinde yaşar ve bir ülkenin en iyi silahları kuytuda kilitli tutulmalıdır. Uysal ve nazik olan, sert ve güçlünün üstesinden gelebilir. _Gerçekten iyi insan haptığı iyiliklerden bihaberdir. _Liderin görevi nüfusun refahını sağlamaktır kendi refahını değil. _Bazen her şey ters görünür. Aydınlık karanlık. Doğru yanlış gibi, kolay zor gibi, pak olan kirli, ilerleme gerileme olarak görünür. En kötü anlarda dahi umudunu kesmez doğa-tao. Sen de öyle ol. doğru görünen bir dahakinde eğri görünebilir; zeka aptallık görünebilir, güzel söz söyleyiş patavatsızlık görünebilir; hareket soğuğu alt edebilir, durağanlık da sıcağı, ama hareketteki durağanlık tao'nun yoludur. _Sertin üstesinden ancak ona boyun eğen yumuşak gelir. _Aydınlanmış kişi arkadaş edinmekle ilgilenmez, ne de düşman kazanmakla; iyi ya da kötü ile, övgü ya da suçlama ile. bu tür bir tarafsızlık* insanın en üst halidir… _Keskindir ama kesici değil. Pivridirler ama hiç bir zaman delici değil. Parlaktırlar ama kör etmezler. Budur bilge kişinin eylemi. _Tasarlamadan hareket et; doğal bir şekilde çalış ve tatsızın tadını al; karmaşıktaki basiti ara… _Sorunlar ortaya çıkmadan önce yüzleşilirse kargaşanın önüne geçilir… _Uçsuz bucaksız yolculuklar ilk adımı atmakla başlar. Koca ağaç küçük bir fidandan oluşur _Irmağın ve akıntının hakimi denizdir, çünkü hepsinden alçaktadır. öğretmenin öğrencilerine yol göstermesinin en iyi yolu önde gitmelerine izin vermektir. _Tartışmalar kavgacılık yapmak yerine beklemeyi bilerek, üstüne gitmek yerine geri çekilerek kazanılabilir. büyük savaşlar kıpırdadığını belli etmeden ve gizlediği gücünü koruyarak hareket etmek, saldırmadan ele geçirmek silahtan başka şeyler kuşanmak sayesinde kazanılabilir. _Ülkedeki insanların karnı aç canları kıymetsiz olursa onlar da yönetimi alaşağı etmek için artık kendi canlarından geçerler… _Eğilmek bilmeyen savaşçı kendini ölüme mahkum eder ve eğilmeyi reddeden ağaç kolayca kırılır. onun için sert ve yoğun olanın yenilmesi yumuşak ve esnek olanınsa yenmesi mukadderdir… _İhtiyacından çoğuna sahip olandan alıp ihtiyaç sahiplerine dağıtmak tao'nun yoludur yüksektekini alçaltır, alçaktakini yükseltir… _Tezatmış gibi görünse de insanların aşağılamalarını kaldırabilen kişi yönetmeye uygundur. Önderlik etmeye uygun olan da ülkesinin felaketleriyle bizzat yüzleşendir. _Ne kadar azsa çoğalır, ne kadar çoksa azalır. Gerçek her zaman güzel güzel sözler de her zaman gerçek değildir. _Erdemli kişi kendi için tartışmaya gerek görmez çünkü bilir ki tartışmak yararsızdır. _Övgü beklemeden, ışığı saklamak,, aşırılıklar olmadan, kara aynayı temizlemek, arzuların bastırılması ,sakin ve hareketsiz, köke geri dönmek, ahlakin çürümesi, butunlugu korumak icin boyun egmek, değiştirilemeyeni kabullenmek, erdemli pasiflik arkadan önderlik etmek tek başına durmak
Tao Te Ching, Lao Tzu
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.09.12 02:34 fragmanlife ay yapimdan yeni dizi bu sefer asiklar rekabet edecek

Tartışmaların odağındaki Aşk 101 dizisinin aşık öğretmenleri Kaan Urgancıoğlu ve Pınar Deniz’in başrol oynayacağı Rekabet dizisi Ay Yapım imzasıyla ekrana geliyor.
Eylül ayının gelmesiyle televizyonlarda diziler birer birer yayına girmeye başladı. Rekabetin iyice kızıştığı, reytingin tek ölçü olduğu televizyon dünyasında bu sefer âşıklar rekabet edecek. Birçok dizinin yapımcısı Ay Yapımdan yeni dizi müjdesi geldi. Adı gibi bu sefer aşıkların Rekabet edeceği dizinin başrol oyuncuları da belli oldu. İzleyici Rekabet dizisi ve başrol oyuncuları Kaan Urgancıoğlu’nu ve Pınar deniz kimdir, merak ediyor. Şimdi detaylar
Ay Yapımdan yeni dizi Bu sefer Aşıklar REKABET edecek! Ay Yapım- Kerem Çatay ortaklığındaki yeni dizinin senaryosu Sema Ergenekon’a ait. Ünlü yönetmen Ali Bilgin’in yönetmen koltuğuna oturduğu Rekabet dizisinin başrol oyuncuları da belli oldu. Tartışmaların odağındaki Aşk 101 dizisinin aşık öğretmenleri Kaan Urgancıoğlu ve Pınar Deniz’in başrol oynayacağı Rekabet dizisinde ayrıca bu ikiliye Defne Kayalar’ın eşlik edeceği de kulislerden sızan bilgiler arasında. Netflix’te yayınlanacak olan Aşk 101’in şu anda çekimlerinde olan Kaan Urgancıoğlu ve Pınar Deniz’in Aşk 101’deki sahneleri biter bitmez Rekabet’in seti başlamış olacak.
Rekabet dizisinin konusu nedir? Bir avukatlık ofisinde geçecek olan dizide Kaan Urgancıoğlu ve Pınar Deniz tutkulu bir aşkın tarafları olurken onlara bu yolda rakip olacak kişinin Defne Kayalar olması planlanıyor. Kasım ayında ekrana gelecek dizinin büyük ihtimalle Show TV’de yayınlanması beklenmiyor. Keyifli seyirler
Kaan Urgancıoğlu Kimdir? 1981 İzmir doğumlu yakışıklı oyuncu Marmara Üniversitesi Sermaye Piyasası ve Borsa Bölümü mezunudur. Üniversite okurken oyunculuğa merak salan Urgancıoğlu New York'taki Stella Adler Studie of Acting'de oyunculuk eğitimi aldı. Sektöre Karaoğlan dizisi ile yaşayan Kaan Urgancıoğlu, romantik dizilerde oynadı.
Rol aldığı bazı yapımlar 2015 – Kara Sevda (Emir) (TV Dizisi)
2014 – Filinta (Otto) (TV Dizisi)
2013 – A.Ş.K. (Can Vural) (TV Dizisi)
2012 – Leyla ile Mecnun (Berkcan) (TV Dizisi)
2012 – Düşman Kardeşler (Mehmet) (TV Dizisi)
2012 – Acayip Hikayeler (Alper) (TV Dizisi)
2011 – Bir Ömür Yetmez (Eren) (TV Dizisi)
2010 – Düriye’nin Güğümleri (Ümit) (TV Dizisi)
2008 – Limon Ağacı (Kaan) (TV Dizisi)
2007 – Tutsak (Mehmet) (TV Dizisi)
2006 – Azap Yolu
2005 – Yeniden Çalıkuşu (Ali) (TV Dizisi)
2005 – Sessiz Gece (Anıl) (TV Dizisi)
2004 – Avrupa Yakası (Konuk Oyuncu ) (TV Dizisi)
2003 – Kampüsistan (Tolga) (TV Dizisi)
2002 – Karaoğlan (Karaoğlan) (TV Dizisi)
Pınar Deniz Kimdir? 1994 İstanbul doğumlu genç oyuncu, İstanbul Üniversitesi Halkla ilişkiler ve Reklamcılık mezunudur. Güzelliği ile yapım şirketlerinin dikkatini çeken oyuncu sektöre Sil Baştan dizisiyle adım attı. Vatanım Sensin adlı dizideki Yıldız karakteriyle tanınan yıldız oyuncu Rekabet dizisinde başrol oynayacak.
Yasak Elma Fragman Bir Zamanlar Çukurova Fragman Kuruluş Osman Fragman Hercai Fragman Mucize Doktor Fragman Çukur Fragman Kuzey Yıldızı Fragman Yeni Fragmanlar Sesli Chat Benim Adım Melek Fragman Arka Sokaklar Fragman Sefirin Kızı Fragman Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz Fragman Baraj Fragman Ramo Fragman Doğduğun Ev Kaderindir Fragman Babil Fragman Zümrüdüanka Fragman Savaşçı Fragman Survivor Fragman Bay Yanlış Fragman Sen Çal Kapımı Fragman İyi Günde Kötü Günde Fragman Arıza Fragman Menajerimi Ara Fragman
submitted by fragmanlife to u/fragmanlife [link] [comments]


2020.08.10 19:24 karanotlar Herkesin ve hiç kimsenin filozofu: Nietzsche

“… Oturmuş bekliyordum orada, neyi? Hiçbir şeyi! Tadına varıyordum, iyi ve kötünün ötesinde, Bazen aydınlığın, bazen gölgenin, Derken dostum, ansızın bir, ikileşti. Ve yanımdan Zerdüşt geçti…” (Zerdüşt’ün İlhamı).
İnsanın prangalarından kurtulmasının ve tekrar insana dönüşmesinin hikâyesidir Böyle Buyurdu Zerdüşt. Filozofun felsefesinin yapıtaşlarını anlatan bu eser, kuşkusuz Nietzsche’nin en önemli kitaplarından biridir. Filozof olmasının yanı sıra iyi bir yazar olan Nietzsche, şiirsellik ve felsefeyi bu kitapta harman edebilmiş ve kendi felsefesini Zerdüşt ile anlatmıştır. Hani bir müzik dinlersiniz, bedeniniz sabit durur ama ruhunuz ve aklınız diyar diyar dolaşır. Bu yüzden notaların her yolculuğa bileti vardır. Nietzsche, Bizet’nin Carmen’ini dinledikten sonra başladı Böyle Buyurdu Zerdüşt’e. Müziğe oldukça ilgili olan filozof –ki Wagner ile sıkı dostlardı, ta ki Wagner’den nefret edene kadar– felsefesini notaların ilmekleriyle ördü. Bir Tanrı varsa dans etmeliydi misal, insan kaosta pes etmemeliydi, rağmenlere karşılık vererek yine de dans etmeliydi ve yine, zaten çağdaşlarının ona deli demesi müziğin sesini duymamalarındandı. Nietzsche’nin felsefesi başlı başına bir senfonidir. Bu senfoninin yazıldığı kitap ise; Böyle Buyurdu Zerdüşt’tür. Üstelik bu sanat eserinin her notasında aşk vardır. 1822’de Lou Salome ile buluştu Nietzsche… Deliliği ikiye katlandı filozofun; âşık oldu. Evlenme teklifi etti, reddedildi. Kışı geçirmek için ve hırpalanmış ruhuna bir inziva ortamı yaratmak için Rapollo’ya gitti. Nietzsche, burada Böyle Buyurdu Zerdüşt’ü on günde yazdı. Eser hiç ilgi görmedi, sadece filozofun dostları tarafından alındı. Ama Nietzsche, yazdığı eserin şimdiye kadar yazılmış en derin eser olduğundan emindi. Şöyle söylüyor Nietzsche: “Bazı insanlar öldükten sonra doğar. Benim zamanım da henüz gelmedi. Öyle veya böyle, insanların benim anladığım şekilde yaşayıp öğretecekleri kurumlara ihtiyaç duyulacak ve belki de o insanların Zerdüşt’ü yorumlamaları için akademik kürsüler kurulacak. Ama şimdi benim gerçeklerimi duyacak kulaklar, taşıyacak eller bulmayı beklersem kendimi tamamen kandırmış olurum. Henüz kimsenin beni duymamış ve nasıl anlaşılmam gerektiğini kavramamış olması yalnızca anlaşılabilir değil, doğru olan bir şeymiş gibi de geliyor bana. Başka biriyle karıştırılmak istemem; bu da kendimi bir başkasıyla karıştırmadığım anlamına gelir” (Nietzsche, Neden Bu Kadar Akıllıyım?, s. 53).
Nietzsche’ye göre felsefe, Sokrates-Platon’dan beri entellektüalist bir yola girmiş ve insanlık içgüdüsünü hiçe sayan salt akılcı bir bilgiye önem vermiştir. Nietzsche’nin bütün istediği, insanı kurtarmak, onu kuru akılcı uygarlıktan uzaklaştırıp kendisinin ne olduğu üzerinde düşündürmektir. Bu yüzden Nietzsche, doğa felsefesini salık verir çünkü orada insan tragedya ile var olur. Tragedyada ele alınan insan, alın yazısı ve karar özgürlüğü ile baş başa kalmış tek insandır (Akarsu, B. 130-131).
Trajik insan… Bir tarafta şarap, eğlence ve formsuzluğun tanrısı Dianysos, diğer tarafta ölçü, denge, biçim tanrısı Apollon. Apollon ve Dianysos’un sentezinden meydana gelir trajik insan. O, bu iki tanrı arasındaki gerginlikte var olur ve budur insanı insan yapan. Nietszche’ye göre eğlence tanrısı Dianysos, saphiens ve logos kurbanı olmuştur. Ama Dianysos’u yok etmek insanı kötürüm yapar. Öyledir ki insanla ilgili başarısızlıkların sebebinde insanın sentez bir varlık olduğunun gözden kaçırılması yatar. İnsanın özgürlüğü ve yaratıcılığı onun sentez bir varlık ve demens (çılgın) oluşundadır. Lâkin logos, Apollon’a bağlı öyle bir ahlak geliştirir ki, insanı ruha karşı bir şeymiş gibi gösterir. O yüzden Nietzsche tekrar insan olmak ister. Çünkü: özgürlük böyle başlar, isyanla, karşı çıkışla, “Hayır!” deme cesareti ile. Mesela; Âdem günah işleyince insan olmuş, kendinin farkına varmış ve özgür olmuştur.
Şu bir gerçektir ki ne kadar güçlü olursanız, o kadar var olursunuz. Kendi gücünüzü keşfetmek için bazen dolmak ve taşmak gerekir. Nietzsche, yalnız bir filozoftu. Sevdiği her şeye sonraları hep nefretle baktı. Çok sevdi, çok nefret etti. Duygularını uç noktalarda yaşayan filozof artık sesini duyuramaz olmuştu ki, Zerdüşt’ün ilhamı geldi. Var olan her şeye, bütün değerlere bir başkaldırı, oluşacak kaosun baş dansçısı, olumsuzluğun doğurganlığını gören bir gözdü Nietzsche. Var olan düzene, salt akılcılığa dayalı felsefeye, insanı insanlıktan alıkoymuş ve makineleştirmiş her şeye bir karşı çıkış. Bu isyan, insanlara doğayı, kendilik bilincini, kendini aşmayı öğütlüyordu. İnsanı tutsaklıktan kurtarıp yaşamı sevdirmek gerekiyordu. Kaderini sevmeliydi (amor fati) insan, dogmatiklikten arınmalı, Tanrı’yı öldürmeliydi.
Bir insan Tanrı’yı nasıl öldürür ve Tanrı neden ölmelidir? İnandığınız bir şeyin içinin aslında ne kadar boş olduğunu ve sadece inançtan ibaret olduğunu anladığınız an, o şeyi yargılamaya başlarsınız. Ve bir şeyi yargılamaya başlamak onu öldürmek ile aynı şeydir. Nietszche Tanrı’yı öldürdü çünkü; bu zamana kadar süregelen bütün inançlar, değerler, iyilik-kötülük, erdem kavramları Tanrı temelinde şekilleniyordu ve Tanrı temelli ahlak –ahlaksız sürü ahlakı– aslında bütünüyle ahlakdışıydı. Bu ahlak bir ayak takımı ahlakıydı. Artık değerlerin içi boştu ve bahsedilen değerler hiç de Tanrı’nın mükemmelliğini yansıtmıyordu. Artık din denilen şey sadece güçsüzlere yönelik bir umuttu. Öte dünya umudu insanı bu hayattan daha iyi bir hayat olacağı konusunda teselli ediyordu. İnsanın kendini kandırmasının ilahî bir yoluydu bu. Din çoğunluğa sesleniyordu ve bu artık tamamen iktidarla ilişkili bir durumdu. Düşünülen duyuüstü dünyanın duyuüstü temeli olan Tanrı’ya inanç yitirildi (Çevikbaş, S., s. 342). Ölen Tanrı değildi, ahlaktı, erdemdi, iyilik ve kötülük kavramlarının ve var olan diğer şeylerin sürü tarafından, iktidar ve din başlığı altında kirletilmesi sonucu oluşan, insanın kendi kendine yaptığı bir katliamdı bu. İnsanın tekrar insan olabilmesi için Tanrı’nın ve onun eli değmiş her şeyin yok olması lazımdı. Bir decadancetı bu. Mevcut düzen çökecekti ve yeniden doğacaktı, sonra tekrar çökecek ve tekrar doğacaktı. Çünkü; hayat dediğimiz şey ebedî bir dönüştü. Hiçbir değer insan için nihai bir çözüm olamayacaktı, ta ki üstinsana kadar. Böyle Buyurdu Zerdüşt bir arınma (katharsis) hâlidir. İnsan nasıl fazlalıklarından kurtulduğunda rahatlarsa, Nietzsche de insanı değerlerden, normlardan, zorunluluklardan arındırır çünkü insan, ancak böyle yükselebilecek ve kendinden iyisini var edebilecektir. İnsan bunu başardığında artık doğadır, doğadandır, üstinsana (Übermensch) vesiledir. Peki, nedir üstinsan? Şöyle diyor Nietzsche;
“İnsan, hayvanla üstinsan arasına gerilmiş bir iptir, -uçurum üstünde bir ip. Korkulu bir geçiş, korkulu bir geri bakış, korkulu bir ürperiş ve duraklayış. İnsanda büyük olan, onun köprü olmasıdır, erek değil: insanda sevilebilecek olan, onun karşıya geçiş ve batış olmasıdır. Ben, batışın dışında bir yaşamı bilmeyenleri severim, çünkü bunlardır karşıya geçenler. Ben, büyük hor görenleri severim, çünkü bunlar büyük saygılılardır ve karşı kıyıya duyulan özlem okları. Ben, batmak ve kurban olmak için önce yıldızların ötesinde bir neden aramayanları, yeryüzü bir gün üstün insanın olsun diye, kendilerini yeryüzüne kurban edenleri severim. Ben, bilmek için yaşayan ve bir gün üstinsan yaşasın diye bilmek isteyeni severim. Böyle ister o kendi batışını. Ben, üstinsana ev kurmak, toprak, hayvan ve bitki hazırlamak için çalışanı ve türeteni severim: çünkü böyle ister o kendi batışını. Ben, erdemini seveni severim: çünkü erdem batma istemidir ve özlem oku. Ben, kendisi için bir damla bile ruh ayırmayanı, baştanbaşa erdemin ruhu olmak isteyeni severim: ruh olarak böyle yürür o köprünün üstünde. Ben, erdeminden eğilim ve yazgı yapanı severim: böylece o, erdemi uğruna yaşamak ister, ya da hiç yaşamak istemez. Ben, bir sürü erdem istemeyeni severim. Bir tek erdem, iki erdemden daha erdemdir, çünkü yazgının asıldığı daha zorlu düğümdür o. Ben, gönlü har vurup harman savuranı severim. -Ne teşekkür bekler, ne de teşekkür eder: çünkü hep verir o ve kendini korumak istemez. Ben, zar kendine uygun düşünce utananı ve soranı severim: ‘Ben düzenci bir oyuncu muyum yoksa?’ -çünkü yok olmak ister o. Ben, işine başlamadan önce altın sözler saçan ve hep söz verdiğinden fazla yapanı severim: çünkü batışını ister o. Ben, gelecektekileri haklı çıkaranı ve geçmiştekileri kurtaranı severim: çünkü şimdikiler eliyle yok olmak ister o. Ben, tanrısını yola getireni severim, çünkü tanrısını sever o: tanrısının öfkesinden yok olması gerekir de. Ben, yaralanmada bile gönlü derin olanı ve küçücük bir şeyden yok olabileni severim: böyle geçer o köprüyü seve seve. Ben, gönlü dolup taşanı severim, öyle ki kendini unutur ve her şey onun içindedir: her şey onun batışı olur böylece. Ben özgür ruhlu ve özgür yürekli olanı severim: böylece kafası, yüreğinin yalnız içi olur, ama yüreği batmaya zorlar onu. Ben, insanların üstünde asılı o kara buluttan tek tek düşen ağır damlalar gibi olan herkesi severim: onlar şimşeğin gelişini haber verirler ve haberci olarak yok olurlar. Bakın, ben şimşeğin habercisiyim ve buluttan düşen ağır bir damlayım: oysa şimşek, üstinsandır. Yeryüzünün anlamı olacak üstinsan! Yalvarırım size, kardeşlerim, yeryüzüne bağlı kalın, inanmayın size dünya ötesi umutlardan söz edenlere! (Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, s.14-15).
Nietzsche’nin ahlakı ve felsefesi Darwin ile yakından ilişkilidir. “Evrimin amacı yığınlar yaratmak değil, dâhiyi yaratmaktır.” O hâlde bize lâzım olan boyun eğen, belli bir din öğretisine hapsolmuş, demokrasi adı altında iktidarın çobanlığında, sürüde olmaktan mutluluk duyan halk değil, insanın nihai ahlakının iyinin ve kötünün ötesinde olduğunu görebilen, güçlü, merhametle veya acımayla var olmayan üstinsandır. Hayvan insanı yarattı, insan da kendinden üstün olan üstinsanı yaratmalıydı. Üstinsanda iyilik yerine kuvvet, alçakgönüllülük yerine gurur, başkasını düşünmek yerine akıl, eşitlik yerine, güç kavramları vardır. Üstinsan, kamuoyundan biri olan görüntü insanı değildir.
Üstinsan kavramından sonra, eserde önemli bir nokta bengi dönüş (Ewige Wiederkehr) kavramıdır. Hayat kendinde bir evrim sürecidir, sürekli değişir, yenilenir, sonsuz bir dönüş hâlindedir. Bu dönüş hep devam edecektir o yüzden insan için nihai iyi yoktur. Nietzsche’nin nihilizmi hayatın bengi dönüşünün sonucudur aslında. Fakat bu nihilizm yaratıcı bir nihilizmdir. Daha iyisinin olması için var olanı yok etmek. Bu yüzden bu süreçte güçlü olan hayatta kalır ve bu yüzden her canlıda bir güç istencine (Wille zur Macht) rastlanır. Zaten evrenin kendisi başlı başına bir güç istencidir. Bütün savaşlar, bütün yok oluşların tek hedefi vardır: Güç. Başı sonu olmayan, sürekli değişen, kaoslarına rağmen yine de uyumu sağlayan, hiç yorulmayan ve sürekli kendi var oluşunu tekrarlayan bir güç. Bu Nietzsche’nin Dionysosca evrenidir. Ona göre evren, güç istencinden başka bir şey değildir (Akarsu, Bedia, s.133). O yüzden, bizi yığın olmaktan kurtaracak yeni değerler, yeni erekler lâzımdır. İnsan kaosta dans etmeyi bilemezse, yok olup gidecektir. Karanlığından bir yıldız doğurmazsa, ebedî karanlıkta hapsolacaktır.
Nietszche’nin felsefesi, toptan bir karşı çıkıştır ve Nietzsche insanın, insanlığın gerçek yüzüdür. O bize acımasızlığı, eşitsizliği, değerin değersizliğini anlatır ki kendimizin farkına varalım. Varlığımızı yeryüzüne bağlamak gerekir; umudu dinler, efsaneler, tanrı veremez, umut kendimizdedir. Hayatın zor yönlerini yok sayarsak ve sadece kurtarılmayı beklersek daima yeniliriz. Çünkü hayat dediğimiz şey, güçsüzleri ayıklamak üzerine kuruludur. Önemli olan yüzleşmek, korkmamak ve savaşmaktır.
Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt senfonisinde, felsefesini okuyucuyu uyandırmak için kullanır, okuyucunun bilinçaltına sakladığı korkularını veya tutkularını, Zerdüşt ile bağdaştırır, bizlere yaşamı evetlemeyi, kaderimizi sevmeyi ama bütün bunları yapmak için önce yok etmeyi öğretir ve artık Zerdüşt, sadece bir karakter değil, okuyucunun kendi hayat sahnesinde, kendini anlama yolunda atılmış bir adımın vesilesidir.
Zihnimi aydınlatan tüm filozoflara, Beni hiç karanlıkta bırakmayan, ışığımın sönmesine izin vermeyen çok sevgili hocalarıma…
Kaynaklar: AKARSU, Bedia. (2014) Çağdaş Felsefe, İnkılap Yayınları. ER, Sadık Erol. (2013) Nietzsche Paris’te, Otonom Yayıncılık. KARDEŞLER, Kıvanç. (2017) Tanrı Öldü, Yason Yayınları. NIETZSCHE, Friedrich. (2011) Böyle Buyurdu Zerdüşt, (Çev. Irmak, Sadi). Kabalcı Yayınları. NIETZSCHE, Friedrich. (2016) Neden Bu Kadar Akıllıyım?, (Çev. Cemgil, Can Selin) Zeplin Kitap.
Yazar: Merve Karacan
https://dusunbil.com/herkesin-ve-hic-kimsenin-filozofu-nietzsche/
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.29 15:08 griljedi GRRM - 2007 Söyleşileri

- Bir sene önceki söyleşide ifade ettiği “Cersei-Dany paralel” meselesini şimdi anladım. Kargaların Ziyafeti ve Ejderhaların Dansı aslında tek bir kitap idi ve bazı şartlar yüzünden hikayede genişleme vb. olarak ikiye bölündü ve doğal olarak bazı sahneler de yeniden yazıldı. GRRM, bu olayda en çok Cersei ve Dany arasında çizdiği parallel sahneler yüzünden yas tutuyormuş. Ekleme imkanı olmamış anladığım kadarıyla. Üzücü olmuş gerçekten, görmek isterim.
- Doğrudan kitaplarla ilgisi yok ama eklemek istedim. 2007 yılına gelindiğince HBO ile dizi anlaşması yapılmış durumda; o sene içinde yazın pilot bölümü çekmeye başlayacaklarmış ve GRRM, HBO olduğu için mutlu olduğunu ifade ediyor. Eklememiştim ama geçmiş yıllarda da dizi/film uyarlaması soruları sorulmuş ve GRRM’in gönlünde yatan kanalın HBO olduğunu birkaç kez öğrenmiştik. Sanırım D&D’nin en büyük ayartıcı özelliği HBO’yu GRRM’e sunması oldu, bu yüzden kabul etmiş olsa gerek. Cersei karakteri için Nicole Kidman’ı istermişti ama ona benzer erkek oyuncu yok diye pek mümkün görünmediğini düşünmüş (Çok emin değilim ama başka bir yerde de Tazı karakteri için Ron Perelman’ı düşündüğünü ifade etmişti sanırım). Söyleşilerden birinde D&D ile katılmış, onların sözlerine katlanamadığım için geçtim ama GRRM’in ifade ettiği bir cümleyi çok ironik buldum; Dan ve David’in önünde kalmam lazım; dizi, kitapları yakalarsa bu çok utanç verici olur(ne yakalaması, geçti, geçti!).
- Ejderhaların Dansı’nda yeni bir POV karakteri göreceğimizi söylemiş ama kim olduğunu ifade etmemiş (Melisandre) ama bu eklenecek son yeni POV karakteriymiş ve bundan sonra da POV listesini azaltmaya niyetli ki önceki yıllarda da bir sürü POV karakterini öldüreceğini ifade etmişti, sanırım 9’a indirmek gibi bir niyeti vardı.
- Ejderhaların, geleneksel betimlemelerin aksine, 2 ayağı olmasını tercih ettiğini çünkü kanatlı hiçbir hayvanın dört ayağının olmadığını ifade ederek geleneksel betimlemelerin onu, bu yönden rahatsız ettiğini söylüyor. Ejderhalar zeki ama Tolkien’in ejderhları gibi konuşmaya falan başlamayacaklar. Targaryenler “ateş ve kan “ ile yönetiliyor ve bu, ejderhaların temsil ettiği şeydir.
- Cersei ve Daenerys, paralel karakterler olarak tasarlanmıştır; ikisi de erkek egemen bir dünyada bir kadının nasıl yönetebileceğini farklı yaklaşımlarla keşfetme sürecindedir.
- Gölge kedilerin boyutu, kaplan ve dağ aslanlarının arasında bir şey.
- Kitap... 1991 yılında çalışmaya başladım. Aslında ilk başta bir bilim kurgu romanı üstünde çalışıyordum, o sıralar Hollywood’da çok fazla iş yapıyordum ve yaz aylarında boştum, o dönemlerde kitaplarımı yazıyordum. 70-80 sayfa yazdıktan sonra aklımda GoT’un ilk bölümü olan “karda kurt yavrularını bulma” sahnesi canlandı. Bu yazma konusunda büyük bir dürtü verdi ve ben de ertesi gün bunun üzerine çalışmaya başladım, mevcut çalıştığım romanın bir parçası değildi ama kağıda dökmek zorundaydım. Sonraki bölümün de ne olacağını bildiğimi fark ettiğimde bir zaman sonra bilim kurgu romanı unutup tamamen bunun üstünde çalışmaya başladım. Bir noktadan sonra 3 ya da 4 bölüm sonra Westeros’un ilk adımı olan haritamı çizdim(ilk versiyonu). Böylece dünya ve hikaye beraber yan yana büyüdü.
- GRRM, kendini Lord Byron tarzı klasik bir romantik olarak tabir edebileceğini söyledi.
- Buz ve Ateş Şarkısı'nda Westeros dünyasının en göze çarpan yönü, mevsimler; mevsimlerin uzun ve rastgele doğasıdır. Mevsimlerin neden böyle olduğunu anlamaya çalışan okuyuculardan yıllar boyunca bir dizi hayran mektubu aldım. Uzun teoriler geliştiriyorlar: belki de çok yıldızlı bir sistemdir ve eksenel eğim nedir, ama şunu söylemeliyim ki, “İyi deneme çocuklar, ama yanlış yönde düşünüyorsunuz.” Bu bir fantastik seri. Sonunda hepsini açıklayacağım ama bunun bir fantastik açıklaması olacak. Bilim-kurgu açıklaması olmayacak.
- WT: Bir fantezide, hikâyenin bilimsel değil doğaüstü veya efsanevi bir çekirdeğe sahip olması gerekir.
GRRM: Evet, doğru, kesinlikle.
- Kahramanlar ve kötü adamlar kavramı George'un görüşüne göre yanlış bir ikiliktir. Gerçek insanlar iyi ve kötünün bir karışımıdır.
- Tüm karakterler tehlikede.
- Kitaplarda görünürde (kanlı canlı görünen bir) tanrı olmayacak ve okuyucu tanrı olup olmadığına kendi karar vermek zorunda kalacak.
- Kitaplar bittikten sonra, Robert'in İsyanı'nın o kadar ayrıntılı bir açıklaması olacak ki bir tanıtım/gösteri gerekli olmayacak veya en azından çok az şüpheye sahip olacağız.
- Panelin bir noktasında GRRM, birçok fantezi hikayesinde çeşitli ırkların tek bir kişilik tarafından nasıl tanımlanmasını beğenmediğini söyledi; yani tüm orklar kötüydü, tüm elfler akıllı vb. Şeyler; oysa, bir ırk içindeki çeşitli kişilerin farklı kişilikleri, bakış açıları vb. olması daha gerçekçi olur. Bazı kıvrak zekâlı izleyiciler ona bu fikrin kendi kitaplarında Ötekilere nasıl uygulandığını sordu, " Buna cevap vermeyeceğim. " dedi. (GRRM, aşk olsunnnn. :) )
- GRRM, tüm Stark çocuklarının warg olduğunu söyledi. Diğer şeyleri de warglayabilirler ama Bran, bu konu üstünde çalışan tek Stark.
- Ejderhaların Dansı’nın A kısmı (ilk kısmı) aslında 2005 yılında bitmiş; Kargaların Ziyafeti bittiğinde de elinde kısmen bitmiş ikinci bir kitabı varmış. Kısmı bitmiş kitabı tamamlamam umduğumdan daha fazla sürdü, diyor.
- Sansa’nın Tazı sahnesini yanlış hatırlaması tekrar sorulmuş. “Bir yazım hatası değil. Bu bir şey! [Gülüyor] “Güvenilmez anlatıcı” buradaki anahtar kelime. İkinci sahne Sansa’nın düşüncelerinden. Ve bu onun hakkında psikolojik olarak ne gösteriyor? Bu şeyler hakkında ince olmaya çalışıyorum.”
- Arya, kurdunu geri alacak mı sorusuna “okumaya devam et, kendin öğren” cevabı geliyor, her zaman ki gibi(kitabı bitir de öğrenelim okuyup).
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.25 12:27 Asusnur GRRM - 2002 Söyleşileri - 3

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır.
1 Haziran 2020
Bu bölümle birlikte 2002 yılının son söyleşileri de eklendi.
Tyrion’un yarı Targaryen olup olmadığı konusunda bir soru sorulmuş, soruyu soran buna katılmasa da bir bir ipucu falan olup olmadığını söylüyor doğru ise… GRRM de güzel bir deneme olduğunu ama ipuçlarını kitaplarda vermeyi tercih ettiğini söylüyor, mektuplarda değil. (Sanırım bir mektup soru-cevabı şeklinde olmuş bu)
Sık sık karakterlerinizi öldürüyorsunuz, neden?
Ben sık sık kurduğum oyunu pekiştirmek için ana karakterlerden birini öldürmek isterim (cümleyi net çeviremedim ama aşağı yukarı bahsetmek istediği şey bu). Kimse güvende değil! İlk defa yapmadım. Tolkien’e hayranım ama bence Gandalf’ı hayata döndürek bir hata yaptı.
Karakterleriniz özellikle iyi çizilmiş ve insanlar onları çok fazla önemsiyor. En çok hangi karakteri seviyorsunuz ve hangisi daha az?
En sevdiğim karakter Tyrion. Belki de bana en çok benzeyeni ve bölümleri yazması en kolay olanı. Karakterlerimden sevmediğim yok. Yazdığımda, bir dereceye kadar onlar oluyorum ve onları hor görmem mümkün değil.
Senden daha az akıllı olan karakterin bakış açızıyla yazmak çok zor değil mi? Yani, kendinize şunu sormalısınız: Bu karakter gerçekten ne kadar aptal olabilir?
Benim hiçbir karakterimin gerçekten çok aptal olduğunu düşünmüyorum. Hodor gibi birinin bakış açısından yazmak kesinlikle zor olurdu.
Okumaları için arkadaşlarınıza kitaplarınız veriyor musunuz? Ve “bu mantıklı değil” dediği yerlerde değiştirdiğiniz kısımlar oluyor mu?
Yapıyorum. Özellikle onların tutarsızlıkları araştırmasını istiyorum. Yapıyorlar da ama yine de bazı hatalar geçiyor. Bir kralın erkek kardeşini amcaya dönüştürmek zorunda kaldığım Targaryen hanedanı olayı vardı çünkü bir hayran bana tarihlerin tutarlı olmadığını yazdı. Haklıydı. Bazen bir karakterin gözleri renk değişir ve Hollandalı çevirmenim bana AGOT ve ACOK arasında cinsiyeti değişen atlardan birini içeren bir e-mektup yazdı.
Hikayenin nasıl biteceğini biliyor musun, yoksa hepsini hazırlıyor musun?
Evet, sonu biliyorum. Hikayenin temel hatlarını biliyorum ama mutlaka tüm detayları değil, çünkü bu, yazmanın tüm eğlencesini alır.
Bir soru üstüne Hot Pie’yı sonraki kitaplarda (bir ihtimal) görebileceğimizi söylemiş.
Rhaegar hakkında daha fazla şey öğrenecek miyiz? Bu bir paragraftan daha fazlası mı olacak sorusuna kısaca “evet” demiş.
Sabah Kılıcı hakkında daha fazla şey öğrenecek miyiz? Ve bana Ashara Dayne’den herhangi bir şeyin R&L grubuna(Rhaegar-Lyanna meselesi sanırım) girip girmediğini söyleyebilir misin?
Evet (Sabah Kılıcı ile ilgili); Ashara hakkında yorum yok ve “Biraz daha cheetos al.” * GRRM sırıtır.
Cinsiyetine, rütbesine ve medeni durumuna bakılmaksızın herhangi bir soylu metres/ aşık olabilir mi? Sorusuna “yorum yok” diye geçiştirmiş.
Bir evlilikte her iki tarafında kendi metresi olup olamayacağı sorusuna “olabileceğini ama eşlerin seviyesine bağlı” olduğunu belirtmiş. Kadınlar için de erkekler gibi kendi cinsiyetinden olup olmayacağına sorusuna “olabilir” demiş.
Nehir topraklarının şu anki azam lordunun kim olduğu sorusuna “Serçe parmak” diye cevaplamış ama onun başının derde gireceğini de eklemiş. Yine bu adamın Eyrie ve Nehir topraklarını ele geçirdiği için çok güçlü biri olduğu söylendiğinde gülmüş ve “bir ordusunun vs. olmadığını” hatırlatmış ve ayrıca “Nehirova kalesini alan Frey’in bu toprakların azam lordu olmak istediğini ve babasının da onun vassalı olmasını istediğini” ifade etmiş (muhtemelen 6. kitapta Freyler, LF’ye bela olacak 😜).
Hisar’ın gelir kaynağı nedir? sorusuna; Lordların, üstatlara servislerinin bedelini ödediğini ve Eskişehir vergilerinin bir kısmının Hisar’a gittiğini açıkladı.
Bolton, Karstark adamlarının Duskendale’ye gönderildiğini ve daha sonra İkizlerde onunla olduğunu söylediğinde yalan söylemiyordu. Bolton, Karstark güçlerini ikiye bölmüştü.
Kuzgunu kazana kim koydu? Sorusuna “Bunu sana söylemeyeceğim” cevabı verilmiş(Parris cevaplamış); Mormont’un ölmeden önce kendisini kuzgunun içine wargladığı kuramına “ilginç bir kuram” cevabı verilmiş; Illyrio, Dany’nin Vaat Edilmiş Prens’in annesi olacağını düşündüğü için mi ejderha yumurtalarını verdi? Sorusuna da “Biraz daha peynir al” cevabı almış. Yedi, yedi krallıktan şampiyon seçiyor mu? Sorusuna da aynı cevabı vermiş (Bence çoğu soruyu daha önce hiç düşünmedi, ilki hariç.)
( Oooo şimdiki soru-cevap genelde bizi ama özelde Stanniscilerin çok ilgisini çekecek. 6. kitapta/yılda ifşa olan bir olayı, 2002 yılında birileri yakalamış gözüküyor. :D) Melisandre, Shireen’i feda etmeye karar verdiğinde Stannis’in tepkisi ne olacak?
Biraz şaşırmış ve “evet, o kral kanı” diyerek biraz daha peynir kasesi uzatmış. (Resmen 12’den vurmuşlar, pekala…)
Büyü, ejderhalar olduğu için mi dünyaya dönüyor, yoksa ejderhalar büyü olduğu için dünyaya mı dönüyor?
“Evet. Hmm.Bu pizzada harika peynirler var.” (O sabahki konuşmaları sırasında mevsimlerin; kışların ve yazların, doğada büyülü olduğunu ve daha sonra bunu açıklayacağını söylemiş)
Duskandele olayının Aersy’in saltanatı için bir dönüm noktası olduğunu, o zamana kadar Tywin ile hep birlikte çalıştığını ama o olaydan itibaren bu durumun tersine döndüğünü ifade etti. Aerys bu isyan meselesini kendisinin de en az Tywin kadar iyi, başarılı olduğunu göstermek için kullanmak istediğini ve onu kurtaran kişinin Tywin olmasının onun açısından utandırıcı olduğunu söylemiş söyleşilerinde. Aerys, Kral Muhafızları ve küçük bir grup ile Duskendele Lordunu yakalayıp öldürdüğünü ve olanların karşılığı olarak bu haneye ciddi misillemeler yaptığını söyledi.
Howland Reed, İsyan sırasında savaşta bulunan tek Crannoglu muydu? O Ned’in yanında mıydı ya da Neşe Kulesine eşlik etti mi?
Hayır, o savaş boyunca kuzey ordusunun bir parçasıydı. Bozgözcü, Kışyarı’na yeminli.
Howland Reed, Jon’un annesinin kim olduğunu biliyor mu?
Gölge biliyor.
Bir FM kiralamak ne kadara mal olur?
Karşılayabileceğinden daha fazlasına.
Soruyu soranın Dany’nin Batı’ya Asshai üzerinden giderek batıdan saldıracağına dair bir izlenim edinmiş ama çevresindekiler “zamanın uymaması” ile ilgili bir şeyler yüzünden karşı çıkmış. Bran’ın orada ejderhalar gördüğünü ve bunun belki de Dany’nin gelecekteki ejderhaları olduğunu ve Quaithe’nin tanıtım şekli ve şu sözleri gibi etkenlerin bu izlenimleri verdiğini ifade etmiş ve GRRM’e bunları sormuş (Cidden ha Bran’ın koma rüyası özünde geleceği de gösteriyordu muhtemelen; Jon, Cat gibi olaylar… biz şimdiki zamana odaklandık hep. Evet, gayet mümkün bir şey). Neyse GRRM her zaman ki cevabı vermiş, geçmiş.
Sansa’nın Sandor ve öpücük sahnesi sorulmuş. “Aslında her tutarsızlık bir hata değildir. Bazıları oldukça kasıtlı. Bunu “güvenilir olmayan anlatıcı” altında listeleyin ve anlamını düşünmekten çekinmeyin . . .”
Fantezi kurgunun ana unsurlarından biri, beklentilerin yıkılmasıdır. Bu sizin tarafınızdan bilinçli bir çaba mı?
Oh, kesinlikle bilinçli olan belli bir miktar var. Okuyucu beklentileriyle biraz uğraşmayı seviyorum. Hem yazar hem de okuyucu olarak kitapları tahmin edilemez olmasını seviyorum ve bugünlerde pek çok sıradan fantezinin sorununun çok öngörülebilir hale gelmesi diye düşünüyorum. Bu şeyleri değiştirerek, onları tersine çevirerek, insanları onlar hakkında biraz daha düşünmelerini sağlamak hem benim hem de okuyucular için eğlenceli olduğunu düşünüyorum.
Bu seriyi okuyan bazı okuyucuların serinin, yeterince fantastik olmadığı konusunda şikayetler ettiğini gördüm. Bazı okuyucuların fantezileri, gerçekliğin ölümünden kaçmak için okuduğunu düşünüyor musunuz?
Bu ilginç bir soru. Bilmiyorum - Bence insanlar hayatlarından uzaklaşmak için fantezi okuyor ve kitap okuyorlar. Bu bazen kaçış olarak ortaya çıkıyor ama hayır, bunda yanlış bir şey olduğunu düşünmüyorum. Bence tüm edebiyat temelde kaçış. Bizi farklı yerlere götürür; bizi sıradan varlığımızdan çıkarır. Bizi başka yerlere götürür ve başka yaşamlara öncülük etmemize, kendi yaşamımızda asla deneyimleyemeyeceğimiz şeyleri deneyimlememize izin verir - savaşa gitmek, dağlara tırmanmak, tutkulu aşk ilişkilerine sahip olmak, neyin varsa. Bunu taklit kurgu bile yapar. Bize cömert bir deneyim yaşatarak hayatımızı genişletiyor. Fantezi buna sihir unsurunu ekleyerek ana akım kurgudan daha geniş bir tuval oluşturur.
Yakın zamanda Ejderhaların Dansı ismi Kargaların Ziyafetine dönüştü. Bunun sebebi planlarınızda değişim olması mı?
Evet, esas değişti. Aslında, daha önceki birçok röportajda açıkladığım gibi, planım, üçüncü kitabın sonu ile dördüncü sınıfın başlangıcı arasında, bazı genç karakterlerin bir şekilde büyüyeceği ve geri geleceğim için beş yıllık bir boşluğa sahip olmaktı. O beş yıllık aradan sonra o noktada eyleme geçecektim. Dördüncü kitabı yazmaya başladığım temel buydu, bu noktada Ejderhalarla Dans deniyordu. Bu kitapların yapısı son derece karmaşıktır. Sekiz ya da dokuz farklı bakış açısı karakterle çalışıyorum, aslında bu kitapların her biri için her biri hakkında bir roman yazıyorum ve sonra bunları birlikte dokuyorum. Bulduğum şey, beş yıllık boşluğun bu karakterlerden bazıları için takdire şayan bir şekilde çalışırken, diğerleri için hiç işe yaramadığıydı ve birçok olayı atlıyordum ya da yalnızca özet ya da flashback ile ilişkilendiriyordum, çok etkili bir şekilde dramatize edilebileceğini ve dramatize edilirse daha iyi çalışacağını düşündüğüm birçok olay. Böylece, bununla adil bir güreşten sonra beş yıllık atlamayı hurdaya çıkarmaya karar verdim. Bu noktada Ejderhalarla Dans beşinci kitap olur ve şu anda üzerinde çalıştığım kitap, Kargaların Ziyafeti, aslında daha önce atlayacağım beş yıllık boşluğu kapsayan kitaptır. Bu, bir ölçüde aşırı basitleştirme çünkü belirli bir yeniden yapılanma gerektiriyor ve dördüncü kitapta olacak bazı olaylar beşinci kitaba itilirken, diğerleri kalıyor. Tabii ki bu, bu beş yıllık atlamada neler yapabileceğimi etkiledi, ancak şimdi dramatize edeceğim için daha ilginç şeyler olacak.
Son.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.25 12:23 Asusnur GRRM - 2002 Söyleşileri - 2

Bu çeviri @griljedi tarafından yapılmıştır.
31 Mayıs 2020
Bir kadın, onu yanında bir baba (yahut kral vb.) olmadan evlenebilir mi? Yahut Cersei’nin Sansa’ya gösterdiği gibi atlar gibi elden ele geçerler ve bu kadar mı?
Aslında gerçek bu ikisinin arasında. Lakin evet, babaların kızlarının kimlerle evleneceği konusunda söyleyeceği çok sözü var… ancak dul, özellikle mülkiyeti ve unvanı olan daha yaşlı olanların, söyleyecek daha çok sözü olabilir.
Solucanotu (Tansy) ismi verilen karışım – kitaplar yanımda yok, ismi yanlış ifade ettiysem özür dilerim- gerçekten kürtaj için kullanılan bir madde mi yoksa siz mi uydurdunuz?
Oldukça gerçek. Solucanotu ve yarpuz, oldukça güçlü bir kürtaj maddesidir ama doğru oranlarda kullanılmadığında insanı öldürür. Bu yüzden ben de “ay çayıma” birkaç fantezi dokunuş da ekledim çünkü kimsenin bunları gerçek hayatta kullanmasını istemedim. (tansy ismi Türkçe’de papatya olarak çevrilmiş kitaplarda.)
Kadınlardan bahsetmişken gizli bir figür var: Ned’in annesi, sadece “o Lady Stark’dı ve öldü” diyorsunuz. Başka bir şey yok mu? Önemli bir şey değil ya da çok önemli bir şey mi?Lütfen en azından bir hipotezi seçin.
Önemli bir şey varsa, zamanla açıklayacağım.
Piç kılıçla ilgili bir soru sorulmuş: Piç kılıçlar, 1,5 el ile kılıç için kullanılan gerçek tarihsel bir terimdir; sıradan kılıçlardan daha uzun ama çift el kılıçlardan daha kısa.
Sur’un sıcaklığı nedir? Sorusuna( 😒 ) “Soğuk” cevabını vermiş.
Howland Reed, 30’lu yaşlarındadır.
(Yaşasaydı) Ashara Dayne’in yaşı da sorulmuş, o da Reed ile aynı yaşlardaymış. (Lemore’nin o olmadığı bir kere daha onaylandı o zaman.)
Tyrion haricinde… diğerlerinden daha çok sevdiğiniz kadın karakter var mı?
Oh, muhtemelen Arya ama erkeklerde olduğu gibi tüm kadın karakterlerim de seviyorum.
Westeros’dan Valyria’ya ulaşmak için biraz güneye gitmeniz, sonra sola asılmanız ve doğuya gitmeniz gerekir.
Westeros, kuzeyden doğu kıtasına bağlanmıyor.
Bana Euron’un bir FM olup olmadığını ya da sadece bir FM’yi işe alıp almadığını söyleyebilir misiniz? Euron’dan daha fazlasını görecek miyiz?
Euron bir Yüzsüz Adam değil, evet onu Kargaların Ziyafetinde göreceksiniz.
Dünyanız yuvarlak mı? Dany yeterince doğuya giderse Westeros’un batısına gelir mi?
Evet, dünya yuvarlak. Yine de bizimkinden biraz daha büyük olabilir. Daha çok Vance’ın Büyük Gezegeni gibi düşünüyordum … ama siz bana bakmayın.
Brynden Tully’nin evlenmemesi ile ilgili merak edilen şeyler var. Kayıp bir aşk yüzünden mi, iktidarsız bir erkek olması mı ya da eşcinsel olması yahut küçük kardeş iktidar kavgaları gibi sebeplerle mi evlenmeyi reddetti? Bu duruma ışık tutabileceğiniz bir şey var mı?
Hayır. (Kısa ve öz, ne diyelim?)
Karakter arasında kendisinden bir parça katıp katmadığı karakter olup olmadığı sorusuna; tüm karakterlerin ondan bir parça taşıdığını ama ona en yakın olanın Tyrion olduğunu söylüyor.
Mevsimlerin neden dengesiz ve tahmin edilemez olduğunu ileride öğreneceğimizi söyledi.
Braavos, Özgür Şehirlerin en zengini ve en güçlüsüdür.
GRRM, Kılıçların Fırtınası kitabını yazdıktan sonra, zorlu bir sahne olduğu için, Kırmızı Düğün’ü yazmayı en sona bırakmıştır. Üçleme olarak planladığında Kırmızı Düğün 1. kitapta, Dany’nin gelişi ise 2. kitapta olacaktı ve şimdi kitapların sayısının 6’ya çıkmasıyla (o zamanlar 6 ciltte bitirmek istiyordu) Dany’nin dönüşü 5. kitap Ejderhaların Dansında olacak, açıklaması yapmış (ama biz kitap sayısının 7’ye çıkması yüzünden bu olayın en erken 6. kitapta, muhtemelen sonlarında, olacağını biliyoruz. Sanırım Meereen’in GRRM için neden bir “düğüm” haline geldiği ortada, kitap sayısı arttıkça Dany’nin de orada kalması gereken süre arttı ve haliyle hikayeyi olduğundan daha da genişletmek zorunda kaldı).
Serinin sonunda birkaç barış sahnesi görebilir miyiz? En sevdiğim sahnelerden bazıları AGOT’un başlangıcındaki nispeten huzurlu bölümler.
Evet, mümkün.
Savaşlar başlamadan önce Moat Cailin kalesinde yaşayan birileri yoktu çünkü kuzey, yüzyıllardır hiç saldırıya uğramamıştır. Kalenin harabe olduğunu eklemiştir.
submitted by Asusnur to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.24 21:19 muya003 Bana göre Platonik aşk nedir

1-2 yıl önce lise son sınıfta içimi dökmüş olduğum bir metin belgesine denk geldim. Umarım okuyanlar için vakit kaybı olmaz...
Aşk
Bana göre aşk hayal kurmak demektir ve tanımadığımız insanlara aşık olabileceğimize inanırım. Bu duyguları tatmamış kimseler biriyle tanışacaklarına ve bu insanı ruh eşi olarak tanımlayabilecek kadar sevecekleri fikrine kaptırırlar kendilerini. Ne kadar yakınlaşırsa o kadar tatmin olacaklarına, tanıdıkça seveceklerine ve kimi zamanda duygularının karşılıklı olacaklarına inanırlar. Ayrılmaz bir bütün oluşturacaklarına ve yapbozun en önemli parçasını bulacaklarına. Uğruna her şeyi feda edilebilecek birini bulma çabasıdır onlar için aşk. Oysa aşkı yaşayan biri için ne kadar birçok durum benzer olsa da olayın temeli farklıdır. Daha önce aşık olmamış biri eğer sevmek istiyorsa aşık olmak ister. Fakat aşkın şarabından bir kadeh almış biri tekrar içmeyi pek istemez, bilir ki yalnızca sarhoşluktur bu. Gerçekliği yoktur ve sonu her zaman az çok hüsrandır.

Aşık olabilmek için birinde yalnızca birkaç tane hoşunuza gidecek ve dikkatinizi çekebilecek özellik olması, ayrıca onu bunlar dışında pek de tanımıyor olmanız gerekir. Dış görünüşü, fiziği, ufak bir mimiği veya ettiğiniz kısa bir sohbetin yanı sıra toplumun aykırı görüp hoş karşılamadığı bir davranışı sergilemesi gibi pek hoş gözükmeyen bir davranıştan da hoşlanabilirsiniz. Nelerden hoşlandığınızı siz belirler ve bilirsiniz. Aslıda tüm bunlardan biri bile yeterlidir. Üzerine biraz hayal gücü eklenince olay tamamlanır. Hani bir söz vardır ya ‘’aşk ota da konar b*ka da’’ , işte bu sözün doğruluğu da aslında savunduğum düşüncenin getirisidir. Çünkü aşık olacağınız kişiyi siz yaratırsınız, kişiliği yerleştirecek birini bulunca da onun kim olduğuna bakmazsınız. Köşeleri bulunmuş bir yapbozun ortasına istediğiniz resmi yaparsınız.
Küçük bir hoşlantı aşka sebebiyet verebilir. Aşık olmak ile hoşlanmak benzerdir fakat asla aynı değildir. Bunları ayıran tek bir ana neden vardır kendimce. Aşk zaman ister. Düşüncenizle yaratacağınız biri için haliyle düşünmeniz gereklidir. Fakat birinden hoşlanmak anlık olarak gerçekleşebilir.
Aşık olmak insanı oyalar. Bana göre güzel şeydir aşık olmak. Yapacak pek önemli şeylerim olmadığından ve günün büyük kısmını sıkılıp uyumaya çalışarak geçiriyor olduğumdan zaman geçirecek bir şeylerin hasretini çekiyor oluşum sevdirmiştir sanırım bana aşkı. Bir süre oyalanmış biri olarak fark ettim ki benim de eskiden öyle olduğunu düşündüğüm üzere toplumun büyük çoğunluğu aşkı sevmek demek zanneder. Hayali gerçek sanan bir çocuğa benzetirim toplumun bu algısı. En kolay anlaşılırından günümüzde boşanmaların artmasını da bu nedene bağlıyorum. Edebiyatta ve sanatta olan aşk tasvirleri insanların dikkatini çekiyor ve onları özendiriyor. Zaten aşık olmak isteyen kişiler ise en ufak ayrıntıları aşka çevirebilmeyi becerebiliyor. Daha doğrusu aşık olduğuna inandırmayı başarıyor kendisini. Bir vakit bu hayalinde kendi oluşturduğu yasalarla yargılıyor davranışları, fakat bir süre sonra zaman ilaç oluyor ve gerçekten tanıştırıyor çiftleri. Hayallerini yaşayamayan çiftler ise çareyi ayrılmakta buluyor. Sanatın etkisi inanılmazdır düşününce.
Peki biraz da şöyle düşünün. Bu eserlerin bir çok insan tarafından beğenilmesinin yanı sıra aslında bu eserlerde kahramanın aşık olduğu kişi sizde de çoğu zaman güzel bir etki bırakıyor. Kahramanla benzer bir hoşlantı yapınızın olduğunu varsaysak bile bu hipotezi başka eserlerde de geçerli olan aynı durum ve bu durumun başka kişilerde de yaşanması çürütüyor. Toplum aynı kişilerden hoşlanıyor ama o tür kişilikler pek bulunmuyor mu yani? Hayır, sanatçı eserinde kendi aşkını anlatır. İnsanlar benzer kişilerden değil benzer kişiliklerden hoşlanır. Sanatçının tasvirinde ki kişilik hoşumuza gider çünkü o da bir hayal ürünüdür. Ne kadar yaşanmışlıkları yansıtan bir eserin bunun önüne geçeceği düşünülebilse de özünde bu eserler ne kadar sıcaksa o kadar hayaldir. İnsanlar da cahilliklerinden ötürü aşk edebiyatını güzel görünce aşkın ilişkinin son basamağı olduğunu sanıyor ve evliliklerine olanak kolaylığı sağlıyor.
Daha önce birine aşık olduğum için şanslıyım. Duygularımı yalnız yaşamak ağır gelmeye ve içimi kemiren eksiklik hissi beni rahatsız etmeye başlayınca onunla konuştum. Arkadaşlığımız bana birçok şey öğretti ve bu süreçte bir şeyleri anlamamı sağladı. İlk başlarda hoşlantımı aşk olarak tabir etmek yerine sevgi olarak değerlendirirdim. Ben de o zamanlar birçok insan gibi aşkı Nirvana olarak görüyor ve tanımadığım birini bu denli seveceğime inanıyordum. Kendimi aldattığımın farkına varma şerefine nail olduğuma mutluyum.
Söyleyeceğim şu ki; amacınız birinin sevmek değil, onu tanımak olsun. Pek çok insan sevebilir fakat çok az insan tanır. Bakınız ki isimlerini tarihe kazımış olan en büyük aşıkların aralarında engelleyici faktörler vardır. Kiminin aileleri kavgalıdır, kimini vermezler sevdiğine, kimi ise dağları deler kavuşmak için. Anlatacağım üzere aslında bu engeller özel kılar onları. bu engeller aşık eder onları. Ne yeterince tanıyabilirler birbirlerini, ne de uzak kalabilirler birbirlerinden…
(aşka bir örnek de kısaca kendimden vereyim ->)
Elma Çiçeği
Onu ilk gördüğüm gün sınıfa yeni gelmiş ve daha hala uyku sersemliğimi üstümden atamamış şekilde sıramda oturuyordum. 11. Sınıfın ilk yarısıydı. Kapıdan ders defterini vermek için nöbetçi öğrenci kılığında sınıfa girdiğinde bende kanıp kalbime almıştım onu. Berrak suya düşen bir damla mürekkepti ve henüz daha yayılmamıştı tüm kalbime. İçimden yalnızca ‘’tatlı kızmış’’ dedim. Tüm (kriterlerime) uyuyor gibiydi ve hayalimde ki kişiliği yerleştirmek için mükemmeldi. Fark bile edilemeyen ufak kıvılcım düşmüştü işte o gün baruttan kalbime. Pek önemsemedim bakarsanız bunu. Daha önce de çıkan birçok kıvılcımın tümünü zaman kolayca söndürmüştü. Gün boyu da aklımın ucundan dahi geçmedi dürüst olmak gerekirse. Fakat her şeyi ayarlayan kozmik bir güç tarafından olsa gerek son ders birden gelivermişti aklıma ve kendimi onu bekler halde bulmuştum. Kapı açıldı, defteri aldı ve kapı kapandı. Tüm bunlar olurken ise gözüm hiç şaşmadı ve göz kapaklarım hiç kapanmadı. Benimkisi saf bir duyguydu, yalnızca biraz heyecan arayan maceraperest birine ait duygu ve eylemler. Geçen birkaç gün boyunca arada sırada aklıma gelir oldu. Bazen evdeyken düşünüyordun, bazen okuldayken etrafıma bakıyordum belki onu görürüm diye. Fakat bunları nadiren yapıyor ve nedenini biraz da can sıkıntısına bağlıyordum. Geçen birkaç hafta sonunda artık onun için teneffüse çıkıyor, onun için kendime bakıyordum. Odak noktam pek zaman oydu ve birilerinin adına seslenmesi için sabırsızlanıyordum. Birkaç ay sonra sosyal medya hesabına eriştim. Zamanla artık onun sapığı olmuştum. Okulda, evde, sokakta, ailemleyken, arkadaşlarımlayken ve özellikle yalnızken aklımdan çıkmaz olmuştu. Uyurken de rüyalarımda özletmiyordu kendini. Çok garip değil mi? Henüz hiç konuşmadığım, sesini bile duymadığım ve kim olduğunu bilmediğim biri uğruna şiirler yazmak, hayaller kurmak, üzülmek ve sevinmek, fotoğraflarıyla uyumak. N’aparsınız, bilmiyordum ki aslında onun fotoğraflarını sevdiğimi. Tüm bu beklenmedik davranışlarım sonucunda bendeki garipliği ve çaresizliği fark eden birkaç kişi yardım etmeye çalıştı. Sosyal medyadan da birçok arkadaş edindim, kimiyle hala konuşurum. Beni ona bağlayan tek şey aslında kendimdim. Kimi arkadaşım ‘’kız güzel değil ki’’ derken kimisi ‘’yakışıyorsunuz, o da sen gibi biri’’ diyor ve iki durumda bana özel hissettiriyordu. İlk zamanlarda biraz dedektiflik yapmak uğruna indirdiğim okul deneme sıralaması listesinde de ‘’kesin budur’’ dediğim kişi çıkması gibi ufak tesadüfler beni iyice esir ediyordu. Yalnızca ufak kıvılcımlar gerekliydi, ateş yakmak ve hatta yangın çıkarmak konusunda üstüme yok gibi görünüyordu.
Ufak tefek konuşmalar, ağır ergen tavırlar ve hasretle geçen bir yılın ardından ondan hoşlandığımı belirttim. Evet uzun sürdü bunu söylemem. Önceleri utangaçlık sanıyordum, uzun süre de utanmıştım aslında. Zamanla cesaret toplamamla da bu durum değişmeyince anladım ki aslında bunu belirtip durumu değiştirmeyi ve her şeyin içine etmeyi istemiyordum. Amacım toplumca ‘’sevgili’’ olarak adlandırılmak falan değildi. Arkadaş olmaktan başka bir şey istemiyordum hayallerimin ötesinde. Konuşmamamın nedeni ise ya elimin ya da kalbimin boş kalacağı korkusuydu. Uzun süre onu ulaşılmaz görmüştüm ve hayallerimle kendimce mutluydum. Bir şeyleri değiştirmek ve olayı bozmak istemiyordum. Tüm bu hayallerden sıkıldığım ve biraz nesnellik aradığım bir gün belirsizlikleri yok etmem gerekti ve yazıverdim ona. Çok korkuyordum yazacaklarından. Korkum reddedilmek değildi, aksine kabul edilmekti. Bu kadar kısa sürede beklentilerimi ve hayallerimi boşa çıkarabilecek olmasından korkuyordum. Fakat ne mutlu ki mantıklı bir tepki aldım, bu beni neşelendirdi. Tek eksik taraf anlaşılmamış olmamdı fakat bunu üstesinden gelecektim. O zaman söze ‘’senden hoşlanıyorum’’ diyerek girmiştim. Bu yanlış değildi, ‘’sana aşığım’’ diyerek girseydim daha beter olurdu sanırım. Ben bile yeni anladım aşkı, ondan anlamasını beklemek yanlış olurdu. Bana aşkı öğretti o. Kurulabilecek en güçlü bağın ve olunabilecek en güzel şeyin yalnızca dostluk olduğunu anlamamı sağladı. Başka hiçbir şey olmayacaksa bile bana bu ayrımları öğrettiği, aşkın tadını tattırdığı için ona teşekkür ederim. Şimdilerde hala hoşlanıyorum, eskisinden hemen hemen daha fazla hem de. Fakat artık aşkım söndü. Bundan sonra da zor olurum. İlk gerçek aşkımın güzel bir insana denk gelmiş olmasına mutluyum. Ondan bir beklentim yok. Konuyu kendi içimde halledebilmem için iki yolum var gibi; Ya konuşacağız ve hayallerimden uzağa taşıyabileceğim onu, ya da zaman onun resminin üzerine tozlarını dökecek. Belki gerçekten sevebilirim onu şu an pek mümkün gözükmese de. Her ne olursa olsun beni bilinçlendirdiği ve değişime uğrattığı için ondan memnunum. Benim için bir zamanlar en önemli şey olan okulda bile bir dönem ortalamamı takdirden düşürecek kadar beni düşündürdüğüne minnettarım. Artık onu olduğu şekilde görüyorum.
Sevgiler…
submitted by muya003 to KGBTR [link] [comments]


2020.07.03 15:06 Wynju AŞK NEDİR? (Porçay Yorumları Okuyor) Vs Yemek Terörü

AŞK NEDİR? (Porçay Yorumları Okuyor) Vs Yemek Terörü submitted by Wynju to burdurland [link] [comments]


2020.06.26 16:14 neuwanderer The Two Owl / İki Bilge


Lion hearted lover,
Came across a wise traveler lady in the occult land,
She was sitting in the middle of a misty mountain,
He approached the sage beside the deserted river,
Dared to ask, he said,
O wise, what is the highest order to reach of mankinds soul, what is the summit of happiness, and the depths of his grief, who is the human,oh dear hermit lady, where souls located in universe?"
"Breath" said the sage lady,
Obviously your heart is like a lion, but you are lack of patience and fire in your heart made you deaf,
The young man fell silent, his lips wrinkled,
'You're lying,' said the wise woman, all the ways you didn't come to satisfy your curiosity with these questions,
The lion stopped by a moment,
He said, "Love
Sharper than my dagger,
More poisonous than arsenic,
Moreover, it creates and destroys my soul,
When He said I was cursed and blessed with love,
The wise woman take up her word,
I used to be a whore, the temple of the darkest feelings of the city, I was a home of sin, I could never surrender to a man in that life, I was always captured.
I couldn't feel the passion and I saw the skins,the cathedrals of passion,could be bought for years.
One day I fell in love, He found my most innocent feelings dirty, did not want to see me, the one is the most rink of time.
Just like you, you brought me here years ago, problems with love, and if you wonder, young man, I could shout at you;
That scentless poison will take your life,Not gonna show you mercy to your eyes,
She will not believe in your words,
She will not feel like you deserve any compassion,
When she is polite and a gorgeous lady, you will hear the most vulgar, the most rude of the balat,
Believing that you will be convinced that the rose is beautiful, while the thorns surrounded you,
The young man said the wise thot,
There is no cure, go now.

-The Original Turkish Version-
Aslan yürekli aşık,
Bilinmez diyarda bilge bir gezgine rastladı,
Oturuyordu ortasında puslu bir dağın,
Yaklaştı ıssız nehrin yanındaki bilgeye,
Cüret ederek sormaya,dedi,
"Ey bilge, nedir insanın ulaşabileceği mertebelerin en yücesi, zirvesi mutluluğunun, ve dibi kederinin derinliklerinin, kimdir insan yüce bilge, nerededir evrende?"
Soluklan dedi bilgelerin bilgesi,
Belli ki yüreğin bir aslanınki gibi fakat yoksunsun sabırdan ve sağır etmiş seni yüreğindeki ateş,
Sustu genç adam kulak verdi sözlerine kırışık dudakların,
Yalan söylüyorsun dedi bilge kadın, bu sorularla merakını gidermek için gelmedin onca yolu,
Duraksadı aslan yürekli aşık,
Aşk dedi,
Daha keskin hançerimden,
Daha zehirli arsenikten,
Dahası, yaratıyor ve yıkıyor ruhumu,
Aşk ile lanetlendim ve kutsandım dediğinde,
Sözünü kesti bilge kadın,
"Eskiden bir fahişe idim, kentin en karanlık duygularının mabedi, bir günah yuvasıydım, o izbe hayatta bir adama teslim olamadım hiç; ele geçirildim hep.
Tutkuyu hissedemedim ve tutkunun katedrali olan tenleri satın alınabilir gördüm senelerce.
Aşık oldum bir gün, en masum hislerimi yaşarken kirli buldu, görmek istemedi beni, kapımı zamanın en çok çalanı.
Tıpkı senin gibi yıllar önce beni buraya getirdi aşka dair sorunlar ve merak ediyorsan şayet genç adam, haykırım sana;
O kokusuz zehir alacak canını, bakmayacak gözünün yaşına,
inanmayacak kelimelerine,
merhameti ve şefkati düşünmeyecek hak ettiğini,
O kibar ve hanımefendi iken dünyaya, işiteceksin balatların en kabasını, en hoyratını,
İnanarak o gülün güzel olduğuna kanayacaksın dikenler sarmışken seni,
Genç adam dedi bilge fahişe,
Çaresi yok, usul usul yürü şimdi.
submitted by neuwanderer to Poems [link] [comments]


2020.06.24 09:30 neuwanderer İki Bilge

Aslan yürekli aşık,
Bilinmez diyarda bilge bir gezgine rastladı,
Oturuyordu ortasında puslu bir dağın,
Yaklaştı ıssız nehrin yanındaki bilgeye,
Cüret ederek sormaya,dedi,
"Ey bilge, nedir insanın ulaşabileceği mertebelerin en yücesi, zirvesi mutluluğunun, ve dibi kederinin derinliklerinin, kimdir insan yüce bilge, nerededir evrende?"
Soluklan dedi bilgelerin bilgesi,
Belli ki yüreğin bir aslanınki gibi fakat yoksunsun sabırdan ve sağır etmiş seni yüreğindeki ateş,
Sustu genç adam kulak verdi sözlerine kırışık dudakların,
Yalan söylüyorsun dedi bilge kadın, bu sorularla merakını gidermek için gelmedin onca yolu,
Duraksadı aslan yürekli aşık,
Aşk dedi,
Daha keskin hançerimden,
Daha zehirli arsenikten,
Dahası, yaratıyor ve yıkıyor ruhumu,
Aşk ile lanetlendim ve kutsandım dediğinde,
Sözünü kesti bilge kadın,
"Eskiden bir fahişe idim, kentin en karanlık duygularının mabedi, bir günah yuvasıydım, o izbe hayatta bir adama teslim olamadım hiç; ele geçirildim hep.
Tutkuyu hissedemedim ve tutkunun katedrali olan tenleri satın alınabilir gördüm senelerce.
Aşık oldum bir gün, en masum hislerimi yaşarken kirli buldu, görmek istemedi beni, kapımı zamanın en çok çalanı.
Tıpkı senin gibi yıllar önce beni buraya getirdi aşka dair sorunlar ve merak ediyorsan şayet genç adam, haykırım sana;
O kokusuz zehir alacak canını, bakmayacak gözünün yaşına,
inanmayacak kelimelerine,
merhameti ve şefkati düşünmeyecek hak ettiğini,
O kibar ve hanımefendi iken dünyaya, işiteceksin balatların en kabasını, en hoyratını,
İnanarak o gülün güzel olduğuna kanayacaksın dikenler sarmışken seni,
Genç adam dedi bilge fahişe,
Çaresi yok, usul usul yürü şimdi.
submitted by neuwanderer to Poems [link] [comments]


2020.06.15 13:48 karanotlar Vebayı Camus'nün felsefesiyle alt etmek

YİĞİT BENER
Albert Camus’nün Veba’sı, hem salgınla mücadeleyi hem de alegorik olarak faşizme karşı direnişi odağına alan çok katmanlı bir roman: Farklı bir gözle yeniden okunmayı denemeli…
Corona günlerinde tüm dünyada en çok okunan ve yorumlanan kitaplardan biri kuşkusuz Albert Camus’nün 1947 tarihinde yayımlanan romanı Veba.
Türkçede ilk kez geçtiğimiz Nisan ayında Artı Gerçek’te yayımlanan ve Camus’nün muhtemelen 1941’de – yani Veba’nın yayımlanmasından altı yıl önce- yazdığı Vebayla Boğuşan Hekimlere Tavsiyeler adlı metin, Veba’nın yeniden okunmasına zenginlik katacak birkaç kilit cümle içeriyor.
Bunlardan ilki, böyle bir dönemde kimsenin paçayı sıyıramayacağını, fildişi kulesine çekilemeyeceğini vurgulayan bir uyarı: “Vebanın hüküm sürdüğü bir ülkede hiç kimse hastalık bulaşmış bir nesneye dokunmadan edemez.”
Asıl püf noktası ise, ölümle baş etmenin önemi vurgulayan paragrafın ardından gelen şu cümle: “Size bir felsefe lazım.”
Başka bir deyişle, Camus bu mücadelede tıbbi bilginin, ilaçların, hekimlerin gayretinin tek başına yeterli olmayacağını düşünerek bir genel çerçeve, bir “mücadele felsefesi” öneriyor ve bu felsefenin ana hatlarını şu cümlelerde özetliyor:
“Her şeyden önce, asla korkmamalısınız. (…) Netice itibariyle korku insanı hastalığın etkisine açık hale getirir.” “Bu hastalığa veba adı verildiğinden bu yana hep olduğu üzere insanların sinek gibi ölmelerine asla, ama asla alışmamalısınız”. “Diğerlerini tedavi etmeyi reddedenlerin yapayalnız, kendini feda edenlerin ise topluca öldüğü; doyumun doğal sonucuna eremediği; liyakatin düzeninin bozulduğu; mezarlıkların dibinde dans edilen; hastalık bulaştırmamak için sevgilinizi kendinizden uzaklaştırdığınız; cinayet suçunun asla cani tarafından üstlenilmediği ve bir korku anının şaşkınlığında tayin ettiğimiz günah keçisi bir hayvana yüklendiği bu korkunç kargaşaya yönelik isyanınız asla dinmeyecek”. “En kadim ayinler kadar köhne olan dinin hizmetine girmeyeceksiniz. (…) Velev ki o din bize gökten inmiş olsun, o zaman da göğün adil davranmadığını söyleriz.” “Gün gelecek, herkesin korkusunun ve acısının sizde uyandırdığı tiksintiyi haykırmak isteyeceksiniz. İşte o gün, benim size önerebileceğim çareler de tükenmiş olacak…”
Yazarın birçok söyleşisinde açıkça belirttiği gibi, Veba dar anlamda salgınla mücadeleyi ele alan bir roman değil, aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı dönemine denk düşen yazım sürecine damgasını vuran faşizme karşı direnişin bir alegorisi. (dolayısıyla faşizme karşı mücadelede de militan gücün, eylemlerin, silahların yetmeyeceğini, bir felsefe gerektiğini düşünüyor)
Veba’nın güncelliğinin katmerli olmasını sağlayan, romanın bu çoğul katmanlı yapısı olsa gerek.
Bu da bize Veba’yı iki ayrı ana eksende ele almaya götürüyor. İlki, romanın hemen tüm salgın/afet/savaş/toplu felaket anlatılarına ortak olan yönleriyle, ikincisi Camus’nün özgün katkısı olan felsefesi ışığında. Bu ikinci eksende bundan belki bir ölçüde bağımsız olarak yine Camus’ye özgü yan açılımlara ayrıca değinebiliriz.
Camus, romanın “bireysel anlatı”yla “kolektif anlatı” şeklinde ayrıştırabileceğimiz ikili bir anlatım tekniğine sahip olduğunu açıklıyor bir söyleşisinde.
Bunun da roman içindeki beş ayrı bölüme denk düştüğünü belirtiyor: hastalık öncesi bireysel yaşam (bireysel anlatı); ilk hastalık belirtilerinin ortaya çıkmasıyla bireyle toplumsalın yollarının kesişmesi (bireysel ve kolektif anlatı); hastalık sürece tam hâkim olduğu andan itibaren her şeyin iç içe geçip bir “alaşıma” dönüşmesi (salt kolektif anlatı); hastalığın gerilemesiyle bireyle toplumsalın yeniden ayrışmaya başlaması (bireysel ve kolektif anlatı); sonrasında yeniden bireyselin öne çıkması (bireysel anlatı).
YAS SÜRECİ
Bir farklı yaklaşım, romanı, salgının kesinleşmesi ve kentin karantinaya alınmasıyla başlayan bir yas sürecinin (yani olağan yaşamın sona ermesinin yasının) aşamalarına koşut olarak ele almak olabilir.
Aslında Covid salgını dahil birçok toplumsal felakette ve bunları konu alan roman ve filmlerde bu aşamaların (inkâr, öfke, pazarlık, çöküntü, kabullenme) izini sürmek mümkün.
Şok / İnkâr / İnanamamak
“Vebalar da savaşlar da insanı hazırlıksız yakalarlar.”
Yazar, salgınla savaşlar arasında bir benzetmeye giderek, kendi başına gelmedikçe insanların felaketlerin gerçekten mümkün olduğuna inanmakta güçlük çektiklerini vurguluyor:
“Bundan böyle yurttaşlarımız bir şeyin farkına varıyorlardı: küçük kentimizin farelerin güneşte ölmesi ve kapıcıların tuhaf hastalıklardan yaşamlarını yitirmesi için belirlenmiş bir yer olabileceği asla düşünmemişlerdi”. (…) “Bir savaş patladığında insanlar, ‘Uzun sürmez bu, çok aptalca’ derler. Ve kuşkusuz bir savaş çok aptalcadır, ancak bu onun uzun sürmesini engellemez. Budalalık hep direnir.”
Bu aşamada insanlar ne kadar kırılgan olduklarını idrak ediyorlar. Tıpkı kentin kapıları kapanınca, uzun süreli bir ayrılığa hazır olmayan eşlerin, sevgililerin, aile fertlerinin bir anda -vedalaşma fırsatı dahi bulamadan- ayrı düşmeleri örneğinde olduğu gibi.
Öfke
Hastalık gerçeği artık inkâr edilemez şekilde kendini dayattığında, şaşkınlık ve inkâr yerini öfkeye ve bu öfkenin yönelebileceği bir sorumlu arayışına bırakıyor: Hastalığın ortaya çıkmasına neden olan bir günah keçisi ve/veya bu süreci iyi yönetemediği için yaşanan sıkıntılara yol açmakla suçlanacak idari bir sorumlu.
Romanda bunun tipik örneği, apartmanda fare ölülerinin çoğalmasına karşın inatla “bizde fare yok, dışarıdan birileri getirmiş besbelli” diyen kapıcının yaklaşımıdır.
Zaten salgınlarda “olağan suçlu” konumundaki belirli azınlıkların (örneğin Yahudilerin, Çingenelerin, “cadıların”, vb) ya da kırılgan başka toplumsal kesimlerin hastalığın yaygınlaşmasından sorumlu tutulması ve nefret nesnesine dönüşmesi sık rastlanan bir olgu değil midir? AİDS salgınında eşcinseller, Sars salgınında topluca katledilen Misk kedileri, Covid salgınında da “olur olmaz şeyler yeme alışkanlıkları nedeniyle” Çinliler…
Camus bu tür durumlarda söylentilerin, kehanetlerin ve komplo teorilerinin çok rağbet gördüklerini hatırlatıyor, tüm kehanetlerin ortak yönünün rahatlatıcı özellikleri olduğunu belirtiyor ve ekliyor: “Bir tek veba rahatlatıcı değildi!” Bu batıl inançların din yerine geçtiğini de ayrıca vurguluyor.
Günümüzde sosyal medya bu söylentilerin katmerli olarak ve daha hızlı yayılmasına da hizmet ediyor. Ancak geçmişte kulaktan kulağa yayılarak koca bir kenti bir anda yangın yerine çevirme potansiyelini taşıyan söylentilerin yarattığı tehlikeli durumdan farklı olarak, sosyal medyada kontrol ve denge mekanizmaları da var: Bu tür süreçlerde Teyit gibi sanal yayın organlarının ve onun bir türevi olan Covid-19 Postası’nın sağduyu katkılarının değeri gerçekten paha biçilmez.
Pazarlık
Romanda çeşitli örnekleri verilen üç tarz davranış ön planda: Alınan sert önlemlerin yumuşatılmasını talep edenler, en azından başkaları için değilse de “kendileri” için böyle bir talebi öne sürenler; hastalığın gerçek boyutlarını sorgulayanlar, örneğin ölü sayısının “abartıldığı kadar” çok olup olmadığını tartışmaya açanlar, bunun neye denk düştüğüne kuşkuyla bakanlar; bir de romandaki gazeteci Rambert gibi bireysel çözüm arayışına girerek kuralların dışına çıkmaya, kaçmaya çalışanlar.
Çöküntü / Acı / Hüzün
Camus, insanların belli bir aşamadan sonra manevi bir çöküntüye girdiklerini ve “veba düzlemine” geçtiklerini anlatıyor romanında. Vebanın düzlemi “vasat, monoton, renksiz bir yinelemeden” ibaret olduğu için insanların da sıradanlaştıklarını aktarıyor: “Kimsede yüce duygular kalmamıştı” saptamasını yapıyor.
Ayrıca herkesin kendi içine kapandığını, birbirlerinin duygularını anlamaz hale geldiklerini ve kimsenin kimseye yararı kalmadığını anımsatıyor.
Ölümün olağanlaşması oranında büyüklük, aşkınlık duygularının da yitirildiğinin, her şeyin basit bir hayatta kalma yarışına döndüğünün altını çiziyor.
Dostlukların, özellikle de aşkların anlamını, değerini yitirdiğini uzun uzun betimliyor. “Aşk var olmak için kendine bir gelecek hayal etmelidir oysa bizde sadece uçucu anlar kalmıştı” diye belirtiyor.
Yazar, vebanın değer yargılarını da sildiğini ekliyor. Kimsenin artık yediğinin, içtiğinin, üst başının kalitesine aldırış etmez hale geldiğini, “her şeyi toptan, olduğu gibi kabul etmeye” başladığını gözlemliyor.
Covid salgınında paradoksal olarak bu süreç örneğin AVM’leri kentin yeni “agorası” haline getiren bir yaşam tarzından AVM’lerin kapalı olduğu bir yaşama geçişte buna pekâlâ alışılabildiğinin saptanmasına, yani kapitalizmin dayattığı tüketim toplumu modelinin insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılamaktan ne kadar uzak olduğunun kısmen de olsa sorgulanmasına olanak sağladı. Bunu da sosyal medyanın yaşanan bireysel deneyleri bir ölçüde paylaşama, birlikte yorumlama fırsatı sunmasına bağlayabiliriz ola ki.
Kabullenme
“Yurttaşlarımız yola gelmişti, uyum sağlamışlardı, öyle denir ya, çünkü başka türlü yapacak bir şey yoktu”.
Hastalıkla yaşamak zorunda kalınması gerçeğinin toplum tarafından kabullenildiğini, romanda uzun betimlemelerle aktarılan cenazelerin kaldırılışındaki evrimde izlemek mümkün: Önce sadece yakınların katılımıyla dini törensiz ama mezarlıktan kaldırılan cenazeler, ölü sayısının artmasıyla artık sadece görevlilerin eliyle ve alelacele, özel olarak açılmış kireç dolu çukurlara topluca atılıveriyor ya da yakılıyor.
Cenaze töreni başlı başına yas sürecinin önemli bir unsuru olduğu için aileler, başlarda nispeten daha gelişkin törenleri bile yetersiz bulup isyan ederken, salgın kente iyice çöreklendiğinde artık cesetlerin “tıbbi atık” muamelesi görerek kaşla göz arasında yok edilmesini dahi olağan karşılar hale geliyorlar.
O kadar ki, yazar bu süreci anlatırken kara mizaha bile başvurmaktan çekinmiyor: “(...) Çok iyi bir örgütlenmeydi bu ve vali memnun kaldı. Hatta Rieux’ye bunun eski vebaları anlatan tarih kitaplarında karşılaştığı Zencilerin ölüleri taşıdığı el arabalarından daha iyi bir şey olduğunu söyledi”. Hak veriyor Rieux: “Aynı türden gömme işlemi bu, ama biz fişler hazırlıyoruz. Tartışmasız bir ilerleme var.”
MÜCADELE FELSEFESİ
Toplu felaketin ve bunun insanlar üzerindeki etkilerinin betimlenmesi hem birçok başka yazarın benzer içerikli kitaplarda anlattıklarıyla hem de mevcut pandemi sırasında dünyanın dört bir köşesinde yaşananlarla büyük ölçüde örtüşüyor.
Camus’nün asıl özgün katkısını, hastalıkla mücadele sürecinde roman kişileri (özellikle Dr Rieux, yer yer Tarrou) aracılığıyla ortaya koyduğu genel felsefi yaklaşımda aramak gerek.
Hastalık toplumda zaten var olan sorunları, dengesizlikleri, hastalıklı yapıyı ortaya çıkarıyor; eşitsizlikleri körüklüyor.
Bunu romanın başlarındaki anlatımda, varlıklarından haberdar dahi olunmayan binlerce lağım faresinin birden ve topluca yüzeye çıkmaları alegorisinde ya da romanın değişik bölümlerinde betimlenen toplumsal eşitsizliklerde, karantina döneminde bunların yol açtığı sorunlarda, çatışmalarda görmek mümkün.
“Veba işini görürken çok etkili bir tarafsızlık sergilediği için bir eşitlik duygusuna yol açmalıydı, oysa bencilliklerin doğal işleyişi nedeniyle tam tersine, insanlar adaletsizliği yüreklerinde çok daha keskin biçimde hissediyorlardı.”
İnsanlıktan çıkma riskine karşı uyarı
Yazar, ölümlere ve hastalığa salt istatistiki bir bakışla yaklaşılmasına isyan ediyor ve insanlığından arındırılmış bir ölünün basit bir rakama dönüştüğünü vurguluyor. (“üç, beş, on, yüz terörist etkisiz hale getirildi” ya da “üç, beş, on, yüz şehit verildi” söyleminde olduğu gibi)
Hatta roman kahramanının zihninde, insanları ölüm gerçekliği ile yüzleştirmek için şaşırtıcı bir yöntem bile düşlüyor: “Madem insanlar ölümün gerçek anlamını ancak birinin cesedini gözle görünce anlıyorlar, o zaman bunu gözlerine sokmalı. Beş büyük sinemadan aynı anda çıkacak on bin kişiyi kent meydanında öldürmeli ki toplu cesetleri görünce herkesin kafasına dank etsin! Öyle olunca bu isimsiz yığının gerçek insanlardan oluştuğu, bir yüzleri olduğu anlaşılır…”
Başka bir deyişle, insanların sinek gibi ölmelerine asla alışmamak gerek! Dr. Rieux bu düşünceyi şöyle vurguluyor: “Felakete alışmak, felaketin kendisinden bile beterdir.”
Boyun eğmemek ve dine başkaldırı
Romanın kilit öneme sahip kişilerinden biri de “herkesin saygı duyduğu” papaz Panneloux.
“Becerikli bir hatip” olarak sunulan Panneloux’nun vaazı, yazara dinle hesaplaşma fırsatı veriyor. O andan itibaren salgının ortasında sivrilen iki temel ama zıt karakter olarak ortaya çıkan hekim Rieux ve rahip Panneloux’nun farklı bölümlere dağılan felsefi tartışmaları, bir yönüyle klasik din/ateizm/laiklik sorunsalının iki ayrı düzlemine denk düşüyor.
Daha soyut düzlemdeki tartışmada roman karakteri Rieux’yü (ve aslında belli ki yazar Camus’yü) isyan ettiren en önemli ahlaki mesele, dinin “tanrının yolundan uzaklaşmak” ve “günahkâr” olmakla suçladığı felaketzedeleri başlarına gelenden sorumlu tutuyor olması.
Panneloux’nun romanda tüm bir bölüme yayılan ve kutsal kitaptan, dini efsanelerden referanslarla süslü vaazı, dinci zihin dünyasını neredeyse karikatür düzeyinde ayrıntılarla betimliyor ve bu zihniyeti “Kardeşlerim, felaketin içindesiniz, kardeşlerim bunu hak ettiniz” sözleriyle billurlaştırıyor.
Vaazın içeriği okura zaman zaman “bu kadarı da olmaz” dedirttiği için bu bölümde bir Fransız aydını olan yazarın “laikçi/aydınlanmacı” hezeyanlara kapıldığını düşünmek mümkün. Gel gör ki Covid salgınında medyada rastladığımız benzer içerikleri suçlamalar, örneğin en yetkili dini otoritenin eşcinselleri hastalıkların yayılmasından sorumlu tutması yazarın pek de abartmadığını göstermiyor mu? Herkesi etkileyen toplumsal felâketler karşısında çaresiz kalan insanlarda ilahi adaleti bile sorgulama, hatta kendilerini korumayan Tanrılarına isyan etme eğilimleri belirlediği için, dini otoriteler söylemi sertleştirme ve Tanrının gazabı tehdidiyle korku salarak cemaati yeniden hizaya sokma ihtiyaç duyuyor belli ki.
İşler kötüleştikçe sertleşen bu dini söyleme kendi coğrafyamızda yıllardır maruz kalmıyor muyuz? (1999 Körfez depremi sonrasında sallanan “7.4 yetmedi mi?” pankartını unutmak ne mümkün!) Panneloux’nun sert sözleriyle bizim yöredeki dinci söylemin arasındaki temel fark, bizdeki suçlayıcı cümlenin romandaki kadar kapsayıcı olmayışıdır, yani “kardeşlerim” hitabından yoksun oluşudur. Bizde bu tarz bir dinciliğin sözcüleri aynı içeriği daima ötekileştirerek dile getirmeyi, doğrudan hedef gösteren bir nefret söylemine çevirmeyi tercih ediyorlar. (günahkâr olan daima “öteki”, cemaat dışı)
Bu zihniyet farkının bir başka örneği, romanda masum olduğu varsayılan bir çocuğun ayrıntılı ve sarsıcı bir biçimde betimlenen ölümünün rahip Panneloux’nun bile ilahi adalete inancını derinden sarsmasıdır. Bu anlamda Panneloux karakteri, örneğin Umberto Eco’nun Gül’ün Adı romanında betimlediği engizisyon sözcüsünden oldukça farklı, vicdan sahibi bir din adamı. Bizim coğrafyamızın dinci söylemi engizisyon dönemi söyleminin şiddetine daha yakın duruyor: Bu akımların sözcüleri benzer vakalarda “masum çocukların” ölümünün bile aslında “ebeveynlerinin günahının kefareti” olduğunu savunarak “günahkârları” toptan, aile boyu “cezalandırmaktan” yana tavır almıyorlar mı? Ne de olsa bizim yörelerde kan davaları bireyselden çok kavim ya da aile boyu hesaplaşmalarla yürütülüyor, cadılar teker teker değil topluca yakılıyor, günahkâr semtler, hatta koca kentler toptan yıkılıyor…
Panneloux ise, sonunda kendi de hastalandığında, tutarlı olmak adına hekimden yardım istemeyerek kendini Tanrının merhametine terk etmeyi yeğler… ve ölür.
Tanrıya karşı işlendiği varsayılan suçların faturasının bu kadar gaddarca kesilmesi Dr Rieux’yü “ilahi adalete” ve böylesi bir dini inanca karşı isyan ettirse bile, aslında yazar da insanları başlarına gelenden kısmen sorumlu tutmaktadır: Onun gözünde de adaletten ve akılcılıktan yoksun toplumsal düzen ve onun çıkarcı yönetim biçimi salgının etkilerinin bu derece yıkıcı olmasından doğrudan sorumludur.
Hatta bunun da ötesinde, insanlar kişisel yaşamlarında yaptıkları hatalardan ve birbirlerine karşı işledikleri bireysel suçlardan ötürü de suçlu ve sorumludur. Bunu en net biçimde romanın sonlarına doğru geçmişte kalan militan yaşamındaki hatalarını Dr Rieux’ye itiraf ederek adeta “günah çıkaran” Tarrou karakteri ifade eder: “Ben zaten buraya gelmeden de vebalıydım, insanlara veba bulaştırmamak için onlardan uzak durmaya karar vermiştim”.
Günümüzde de benzer şekilde, bu akıl dışı düzeni yarattığımız (ya da yeterince itiraz etmediğimiz) için hastalığı manevi olarak hak ettiğimize dair suçlayıcı bir söyleme rastlıyoruz. Ayrıca, doğayı tahrip ederek salgından bizzat sorumlu olduğumuzu vurgulayan bir söylem de sıklıkla karşımıza çıkıyor.
Öte yandan, kapitalist düzenin yarattığı çevre felaketleri ve bunların doğa üzerindeki yıkıcı etkileri, bunların da sonunda dönüp insanlara da büyük zararlar verdiği malum. Covid salgınında da bu süreci izlemek mümkün. Öte yandan, insanlar doğaya bu kapsamda zarar vermeden binlerce yıl önce de canlıları etkileyen ölümcül salgınlar yok muydu?
Doğanın düzeni bozulduğunda bunun dar anlamda biyolojik ve maddi açıdan fiili sonuçlarının olacağını belirtmek gerek elbette. Ancak bunun bir adım ötesinde geçerek doğanın bizleri “cezalandırdığını” iddia etmek ne derece mümkün? Doğa manevi bir düşünce yapısına, vicdani bir güdüye, yani “insanları yanlış davranışlarından ötürü cezalandırma” amacına sahip olabilir mi gerçekten? Böyle düşünürsek, Doğayı Tanrı düşüncesine ikame etmiş, yani bu sefer de “doğa temelli” yeni bir mistisizm üretmiş olmaz mıyız?
Romandaki dinle hesaplaşmanın daha ikna edici boyutu, soyut tartışmalardan çok, işin asıl pratik/pragmatik düzleminde ortaya çıkıyor. Camus’nün her şeyin Tanrı’nın iradesi olduğunu ve buna karşı çıkılamayacağını kabullenmeyi reddetmesinin daha temel ve pragmatik nedeni, böyle bir ön-kabulün salgınla mücadeleyi imkânsız hale getirmesi endişesidir.
Bu yaklaşımın şu cümlede billurlaştığını söyleyebiliriz: “Dr Rieux eğer mutlak güçte bir Tanrı’ya inansaydı, insanları iyileştirmeyi sürdürmez, bu görevi ona bırakırdı”.
Oysa Rieux bir hekimdir ve onun işi, görevi, her koşulda mesleğini yapmaktır. Onun, “mücadele etmekten başka seçeneği” yoktur. Camus için bu hem bireysel, varoluşsal bir tercihtir hem de ölüme teslim olmak dışındaki tek seçenektir.
Başka bir deyişle, “Tanrının var olup olmamasının” ve bu ilahi düzenin gerçekten “adaletli olup olmamasının” ya da “insanların başlarına gelen felaketi hak edip etmemelerinin” çok ötesinde, asıl mesele şudur: Salgınla, toplumsal felaketlerle, savaşla karşılaştığınızda, işi Tanrı’ya havale ederek duayla yetinmek, insanları yok edecek olan bu afete teslim olmakla eşdeğerdir.
Mücadeleden başka çare yok!
Dolayısıyla Camus’nün mücadele felsefesi bir yönüyle çok sadedir: “O sıralar kentimizde türeyen birçok yeni ahlakçı hiçbir şeyin işe yaramayacağını ve diz çökmek gerektiğini söylüyorlardı. Oysa şu ya da bu biçimde savaşmak ve diz çökmemek gerekiyordu. Tüm sorun ölü sayısını olabildiğince aza indirmek ve ayrılıkların sonsuza dek sürmesini engellemekti. Bunun için de tek bir yol vardı, vebayla savaşmak. Bu gerçek hoşa giden bir şey değildi, yalnızca tutarlıydı. Bununla birlikte getirdiği sefalet ve acıyı düşünürsek, vebaya boyun eğmek için deli, kör ya da korkak olmak gerekir”.
Sıradan insanların mücadelesi / işini yapmak / kahramana gerek yok
Camus’ye göre bu mücadele süper kahramanların, büyük şeflerin, dahi önderlerin, ulu kurtarıcıların değil, sıradan insanların işidir: “Anlatıcı yalnızca mantık çerçevesinde önemli gördüğü bir kahramanlığı ve iyi niyeti güzel sözlerle yüceltmeyecek”.
Nitekim Dr Rieux: “Tüm bunlarda kahramanlık diye bir şey söz konusu değil. Dürüstlük söz konusu. Bu gülünç gelebilecek bir düşünce, ama vebayla savaşmanın tek yolu dürüstlük” dediğinde, gazeteci Rambert ona “dürüstlük nedir?” diye sorar. Rieux’nün yanıtı da çok sadedir: “Bunun genelde ne olduğunu bilmiyorum. Ama benim durumumda mesleğimi yapmaktır”.
Zaten salgın tepe noktasına çıktığında sıradan insanlar gönüllü olarak mücadeleye katılırlar. Tarrou başı çeker, rahip Panneloux bile çabaya katkı verir. Başından beri hep kaçıp şehir dışına gitmeye çalışan gazeteci Rambert dahi “insan tek başına mutlu olmaktan da utanabilir” diyerek tam kaçabileceği gün kalmaya ve mücadeleye katılmaya karar verir.
Bunun iyi bir şey olduğunu kabul eden romanın anlatıcısı, “ama öğretmen iki kere ikinin dört ettiğini öğretiyor diye tebrik edilmez. Belki bu mesleği seçti diye tebrik edilir. Biz de Tarrou ve ötekilerinin, iki kere ikinin başka bir şey değil de dört ettiğini gösterdikleri için saygıya değer olduklarını belirtelim, ancak bu iyi niyetin öğretmenin iyi niyeti, öğretmenin yüreği gibi bir yürek taşıyan ve insanlık onuru uğruna sanılandan daha kalabalık gruplar halinde bir araya gelebilecek kişilerin iyi niyeti arasında ortak bir şey olduğunu da belirtelim; en azından anlatıcının inancı böyle”.
Anlatıcı zaten roman içinde aktardığı onca soruna, tanık olunan onca kötülüğe karşın, iyi insan sayısının kötülerden çok daha fazla olduğunu sürekli vurgular: “İnsanların çoğu kötü değil, iyiler daha çok…”
Anlatıcının -aslında yazarın- bu konudaki ısrarı çok temel bir ayrışmaya denk düşüyor aslında: Camus olağandışı meziyetlere sahip “ulu kurtarıcılara” tapınmaktan yana değildir; o nedenle sıradan insanların, milyonların mücadeleye verdikleri belirleyici ama “olağan” katkıların altını çizmeyi yeğler.
Oysa Nazilerin yenilgiye uğratılmasının ardından savaş sonrası yeni iktidarların belirleneceği bu geçiş dönemi, savaş galibi çeşitli siyasi güçler arasındaki güç paylaşımı ve iktidar savaşları dönemidir aynı zamanda. Güç devşirmenin bir yolu da savaş sırasındaki kahramanlık anlatılarının sunacağı meşruiyeti ve prestiji sömürmektir. Bir yandan De Gaulle mitleştirilirken, komünistler de “halkların babası” Stalin’i kahramanlaştırma çabasındadır.
Camus ise, örneğin ABD’nin Hiroşima ve Nagazaki’ye attığı atom bombalarını mahkûm eden nadir Batılı aydınlardan biridir. O bu eylemde “savaşı resmen sona erdiren” bir zafer değil, yüz binlerce insanı katleden bir barbarlık ve “insanlığı intiharını” görür.
Aynı şekilde Camus, sadece Nazilerin toplama kamplarını değil, Sovyetler Birliğindeki toplama kamplarını ve totaliter uygulamaları da mahkûm etmekten yanadır. Buna karşılık örneğin Sartre’ın başını çektiği aydınlar ise, yüceltilen Stalin’in yönetime, onun güdümündeki komünist partilere eleştirellikten arınmış bir destek vermekten yanadır.
YAN UNSURLAR
Ölüm cezası
Romanın sonlarına doğru, romandaki kilit kişilerden biri olan Tarrou, geçmiş yaşamıyla ilgili ayrıntıları Dr Rieux’ye anlatırken babasının savcı olduğuna da değinerek ölüm cezası karşıtı ayrıntılı savlar öne sürer.
Sanki romanın genel akışından kopukmuş izlenimi verebilen bu uzun ölüm cezası tartışmasını, “felsefi düzeyde ölüm kavramıyla hesaplaşan” bir romanda yer almasını çok da yadırgamamak gerek aslında.
Öte yandan, eğer romanın aynı zamanda bir faşizme karşı direniş alegorisi olduğunu düşünürsek, ölüm cezası konusunda savaş sonrası Fransa’da antifaşistler arası yaşanan tartışmalarla bağlantı kurmak da mümkündür.
Aydınların önemli bir kısmı bu dönemde “intikamcı” bir yaklaşım sergilemeyi yeğlemiştir. Bunun doğal bir uzantısı da “işbirlikçilerin” ve “hainlerin” kurşuna dizilmesidir.
Örneğin Sartre, hem savaş öncesinde hem de hatta savaş yılları sırasında bile saygısını ve hayranlığını eksik etmediği Céline’in “Almanlardan para aldığı için ırkçı görüşler savunduğunu” ileri süren bir makale yazar. Eğer o sıralar sürgünde olmasaydı, tek başına bu bile Céline’in de kuruşuna dizilmesi sonucunu doğurabilirdi.
Camus ise, ölüm cezasına çarptırılan ve Céline gibi ırkçı görüşlere sahip bir edebiyatçı olan Brasilliach’ın cezasının infaz edilmesini önlemeye çalışır, De Gaulle’e bu yönde bir mektup da yazar, ama başarısız olur.
Sürgün/Hapis
Yazar, karantina döneminde yaşananlarla sürgün ve hapiste yaşananlar arasında koşutluklar kurar: “Vebanın yurttaşlarımıza getirdiği ilk şey, sürgün oldu. O andan itibaren mahpus konuma geçmiştik bir bakıma ve geçmişimize indirgenmiştik. Bazılarımız her ne kadar gelecekte yaşama eğilimine sahip olsalar da bundan hızlıca vazgeçiyorlardı…” (…) “Böylece, tüm tutsakların ve sürgünlerin hiçbir işine yaramayacak bir bellekle yaşaması demek olan o derin acıyı duyuyorlardı. Durmadan düşündükleri o geçmişin de üzüntülü bir özlemden başka tadı yoktu.”
Zamanın akışı
Özellikle de zaman kavramının ele alınışında Veba’yla sürgünü ya da hapsi ele alan başka eserlerin anlatıları arasında bir dizi benzerlik, yakınlık bulmak mümkündür.
Örneğin romanın başlarında hastalığın ortaya çıkış süreci günlük temelde ele alınırken (”ilk fare”, “ilk hasta”, “ilk ölüm”, “karantinada ilk gün”, vb.) bir süre sonra zamanın akışı tamamen bulanıklaşır, hatta zamanın akışını bile hastalığın seyri belirlemeye başlar. Hastalık öncesi dönemi andıran bir zamansal devinim ancak mevsim dönüşlerinde gözlemlenebilir hale gelir.
Bellek
Salgın nedeniyle karantinaya alınmanın doğurduğu en önemli sonuçlarından biri, belleğin giderek bulanıklaşmasıdır. Romanda bu süreçler ayrıntılı olarak ele alınır: “Yaşadıkları şimdiki zamana karşı sabırsız, geçmişlerine düşman ve geleceği elinden alınmış olarak insan kaynaklı adaletin ya da nefretin parmaklıklar arkasında yaşamaya mahkûm ettiği kişilere benziyorduk biz de.”
Bu bulanıklaşma sonucu hem kapanma öncesi “normal” hayatın ve o andan beri görülemeyen yakınların yüzleri giderek bellekten silinmeye başlar hem de şimdiki zaman anlamını yitirir ve gelecek tasarımının ortadan kalkmasıyla tüm bir yaşam tarzı uçup gider.
Tanıklık
Yazar işte bu nedenle kendi işlevini de yaşananlara tanıklık etmek olarak belirler: “[Anlatıcı] niçin araya girdiğini açıklamak ve tarafsız tanık üslubunu seçmeye özen göstermesinin anlaşılması istiyor. Ama bunu uygun, ölçülü bir tutumla yapmak istemiştir. Genel olarak gördüklerinden fazlasını anlatmamaya, veba dostlarına, gerçekte sahip olmayacakları düşünceleri yakıştırmamaya ve yalnızca rastlantı ya da kötü talihin kendisine sunduğu metinleri kullanmaya özen göstermiştir”.
Hatta anlatıcı bir aşamada “sanatın sağladığı imkanları da kullanmadığını” belirterek, romanın dilinin ve anlatımının fazla “düz” olduğunu yönünde sonradan yöneltilecek kimi eleştirileri peşinen boşa çıkartmıştır: Yazar Camus’nün bu roman için seçtiği anlatım tarzı ve seçilen dilin sadeliği kasıtlıdır: Anlatıcının [yazarın] derdi kendini öne çıkarmak, kahramanlaştırmak değil, “herkes adına konuşmaktı”.
“Dürüst bir yüreğin kurallarına uygun olarak, isteyerek kurbanın tarafını tutmuş ve insanları, aynı kenti paylaştığı insanları, yalnızca aşk, acı, sürgün gibi ortak inançları çevresinde birleştirmek istemiştir. İşte böylece, tek bir acı yoktur kentlilerce paylaşmasın, ya da tek bir durum yoktur kendisi de sahiplenmesin. (…) Sadık bir tanık olmak için özellikle olayları, belgeleri ve söylentileri aktarmalıydı. Ama kişisel olarak kendi söyleyeceği, kendi bekleyişini, kendi geçirdiği sınavları dile getirmemeliydi”.
Kadınlar
Romana yöneltilebilecek önemli eleştirilerden biri, kadın karakterlerin silikliğidir: Romanda nice kadın vardır ama aslında yoktular… Kadın ya uzaklara gitmiş eştir ya uzaklarda kalmış sevgilidir ya da yanı baştaki sessiz, şefkatli, varlığını pek hissettirmeden hizmet eden annedir, başka bir değişle hiçbiri özne değildir.
Gerçi bu durum hem Camus’nün başka kitaplarında hem de dönemim birçok başka eserinde karşımıza çıktığı için ayrıca ele alınmayı hak etmektedir.
Araplar
Bir diğer önemli eksik özne de Araplardır. Hikâye Cezayir’in Oran kentinde yaşandığı halde romanda tek bir Arap karakter yoktur. Başka bir deyişle Araplar kendi ülkelerinde yan karakter dahi olamayacak kadar siliktir, ki bu da hele bugünden geriye dönüp bakıldığında sömürge gerçeğinin çarpıcı bir dışavurumudur.
Bunu vurgulayan ilginç bir cümle, hastalığa veba tanısı konma aşamasında iki hekim arasındaki bir sohbete yansıyan şu cümledir: “Hem sonra, bir meslektaşın dediği gibi: Olamaz bu, herkes Batı’da bunun ortadan yok olduğunu biliyor”.
Demek ki o dönemde Cezayir birçok Batılı aydın tarafından “Batı”nın bir parçası olarak algılanıyor. Belli ki “Batı” bir coğrafya değil, aslında bir “habitat”: Batılıların yaşadığı her yer “Batı”dır!
Romandaki bu çarpıcı eksiklik, Camus’nün Cezayir doğumlu olması, bir dönem Cezayir Komünist Partisinde militanlık yapması, sömürge sistemine açıkça karşı çıkmış bir aydın olması nedeniyle daha da tuhaftır.
Gerçi Camus birçok çevre tarafından Cezayir’in bağımsızlığını desteklemediği ve Cezayir Ulusal Kurtuluş Cephesi FLN’in sivilleri de hedef alan eylemlerine karşı çıktığı için çok eleştirilmiştir.
Öte yandan, Camus bağımsızlığı desteklememekle birlikte, sömürge sistemine son verilmesinden yana olduğunu her zaman açıkça belirtmiştir. Onun hayalini kurduğu sistem, bağımsızlığa gerek bırakmayacak şekilde eşitlik temelinde federal ya da özerklik türü yeni bir ortaklığa geçilmesiydi.
Camus’nün FLN’in sivilleri de hedef alınmasına karşı çıkması aslında Cezayir’e özgü değildi, daha genel anlamda “hedefe varmak için her yol mubah” anlayışına karşı çıkmasıyla alakalıydı.
Dolayısıyla, yazarın bu siyasi yaklaşımlarının doğruluğu yanlışlığı ayrı mesele, ama Veba’da bir Arap öznenin yer almayışını bu siyasi tartışmalara bağlamak pek doğru olmaz.
SONUÇ
Camus’nün Veba’yı yazarken bir yandan da bugün pandemi sırasında yaşayacaklarımızın bir kısmını neredeyse 80 yıl öncesinden görüp betimlemesi elbette hem onun dehasının hem de edebiyatın gücünün kanıtıdır.
Ancak Camus’nün asıl katkısı, toplumsal felaketlerle mücadele için bu romanda ortaya koyduğu felsefi yaklaşımdır.
Özetleyecek olursak: “İstesen de ‘bana ne’ diyemezsin/isyan edeceksin/ korkmayacaksın/insanların ölmesine razı olmayacaksın/gerekirse tanrıya bile karşı geleceksin/insanlık onuruna sahip çıkarak yılmadan mücadele edeceksin çünkü başka çaren yok/ama kendini de kahraman sanmayacaksın…”
Camus’ye göre edebiyatçıya düşen ise, bunu bir kahramanlık destanına dönüştürmeden mücadeleye tanıklık etmek, onu sonraki kuşaklara aktarmaktır.
Camus’nün bu romanda yaptığı tam da budur, anlatıcısı gibi o da: “Susanların arasında yer almamak, o vebalılardan yana tanıklık etmek, onlara yönelik adaletsizliği ve şiddete ilişkin en azından bir anı bırakmak ve felaketlerin ortasında neler öğrenildiğini, insanların içinde hor görülecek şeylerden çok, hayranlık duyulacak şeylerin bulunduğunu söylemek için burada son bulan anlatıyı kaleme almaya karar verdi.
Çünkü biliyordu ki insanlar kendilerini özgür sansalar da “felaketler oldukça kimse asla özgür olamayacak”; dolayısıyla tıpkı roman karakteri Rieux gibi o da “belki bir gün insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden haberi olmadığını biliyordu”.
İşte bunun için yazılışından onlarca yıl sonra yine ve yeniden okumak gerek Camus’nün romanını. Veba ya da Corona ya da başka kara vebalar, kılık değiştirmiş faşizmler geri gelecek: Hazırlıklı olmak gerek…
https://www.artigercek.com/yazarlayigit-benevebayi-camus-nun-felsefesiyle-alt-etmek
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.05.19 19:56 pdfindirgentr Ferolle Premium Afrodizyak Etkili Parfüm

Ferolle premium afrodizyak etkili parfüm nedir . ferolle parfüm ne işe yararbu feromon etkili erkek kokusu türkiye kadar gerçek. Cidden kadınları etkiliyor ve onları etkisi altına alarak aşık edici hormonlar sergiliyor ferolle parfüm nedir? bir tür afrodizyak etkili aşk parfümüdür. Dünyada oldukça satılan ve kullanılan afrodizyak parfümlerin olduğu bilinen bir gerçek. Ve artık ülkemizde de satışı yapılıyor fiyatlarıysa oldukça uygun durumda Ferolle parfüm gerçekten etkili mi? kullanıcı yorumları hakkında bilgi almak istiyorsanız bu yorumları mutlaka okumanı tavsiye ediyorum ahmet bey - Celal abi - Yeşim teyze gerçek kullanıcı yorumları
submitted by pdfindirgentr to u/pdfindirgentr [link] [comments]


2020.05.08 17:29 seorganik Etkili Aşık Etme Büyüsü Nedir ve Nasıl Yapılır

Etkili Aşık Etme Büyüsü Nedir ve Nasıl Yapılır
Sevdiğiniz ve beğendiğiniz kişinin sizi daha çok sevmesini isteyebilir, terk edildiyseniz geri dönmesi için yapmanız gereken ilk şey; etkili aşık etme büyüsü olacaktır. Çok sevdiğiniz birisinin sizden bir anda vazgeçmesi veya sevdiğiniz kişiye açıldığınızda duygularınıza karşılık bulamadığınızda derinden üzülürsünüz. Dolayısıyla fiziksel olarak karşılık göremediğinizde başvurmanız gereken bir başka yol ise mistik yoldur. Eğer istediğiniz ve sevdiğiniz kişinin hayatınıza girmesi ve mutluluğun anahtarını elde etmek istiyorsanız yapmanız gereken tek şey etkili aşık etme büyüsü olacaktır.
Bu konuda doğru sonuçlar elde edebilmeniz ve kalıcı bir biçimde çözüme ulaşabilmeniz için bu büyünün doğru hocalar tarafından yapılması gerekmektedir. Eğer büyü işlemi doğru ve bilgili kişiler tarafından yapılmıyorsa her işlemin büyük bir risk olduğunun farkında olmanız gerekmektedir. Dolayısıyla eğer işlemleri doğru yapmayan birisine denk geldiğinizde yaptırdığınız büyü tutmayacak ve çeşitli sorunlar nedeniyle yine üzülen taraf siz olacaksınız.

etkili aşık etme büyüsü

Tesirli Aşık Etme Büyüsü Nedir?

Tesirli aşık etme büyüsü yaptırmanın amacı sevdiğiniz kişiye kavuşma, onun size olan sevgisinin artması ve karşılıksız bir aşka sahipseniz karşılık bulmasını sağlamaktır. Aşık etme büyüsü kesinlikle kötü amaçlar için kullanmaya uygun bir büyü yöntemi değildir. Dolayısıyla bu büyü sadece karşı cins ile sizin bir araya gelme ihtimaliniz varsa uygulanabilmektedir. Bazı durumlarda ise kişilere yapılan büyü sebebiyle aşk tamamen bitebilir. Her şeyin yolunda gittiğini düşündüğünüz bir anda bunun neden olduğunu anlayamazsınız. Bu gibi durumlarda karşınızdaki kişiye büyü yapılmış olma ihtimalide vardır. Dolayısıyla bu gibi sorunlarla karşılaşmamak ve doğru bir biçimde büyünün yapılabilmesi için büyüyü doğru şekilde uygulayabilecek bir kişi tarafından yapılması gerekir.

Etkili Aşık Etme Büyüsünün Etkileri Nelerdir?

Aşık etme büyüsü yapılacak kişi; ilk başta sürekli olarak sizi düşünmeye başlar. Sizinle karşılaştığı zamanlarda daha samimi bir tavır sergiler. Büyü yapıldıktan sonra kendisi istemese de aklında sürekli sizinle ilgili güzel şeyler canlanır ve sürekli sizi düşünür. Bu sayede sizinle daha iyi ilişkiler kurmaya çalışır. Her geçen gün size bağlılık hissetmeye başlar. Bu etki siz istemediğiniz sürece ortadan kalkmayacaktır. Eğer az çok size karşı hisleri var ise daha çok bağlanır ve size olan ilgisi artar. Eğer eski sevgilinize bu büyüyü yaptırırsanız; size karşı olan hisleri hızla yeniden alevlenir ve hakkınızda düşündüğü kötü şeylerden kurtulur. İlerleyen zaman içerisinde yine her gün sizi düşünmeye başlar ve sizinle barışmak için her şeyi yapmaya çalışır.
submitted by seorganik to u/seorganik [link] [comments]


Aşk Nedir? - YouTube Gerçek aşk nedir diyosan izle - YouTube İNCİR AĞACI DİZİ 3.Jenerik Müziği (Nedir AŞK) 1 Dakikada 'Aşk Nedir?' - YouTube Aşk 101'in N'leri: Duygusal N’ler - YouTube Serdar Tuncer - Aşk nedir? - YouTube Aşk Nedir ? _ EFSANE CEVAP _ Ciğerimizi Yaktın Be Amca ... Platonik Aşk Nedir? - YouTube İNCİR AĞACI Müziği (Nedir AŞK) sözü ile - YouTube

Aşk nedir? İşte 10 soruda aşk testi - - En Son Haber

  1. Aşk Nedir? - YouTube
  2. Gerçek aşk nedir diyosan izle - YouTube
  3. İNCİR AĞACI DİZİ 3.Jenerik Müziği (Nedir AŞK)
  4. 1 Dakikada 'Aşk Nedir?' - YouTube
  5. Aşk 101'in N'leri: Duygusal N’ler - YouTube
  6. Serdar Tuncer - Aşk nedir? - YouTube
  7. Aşk Nedir ? _ EFSANE CEVAP _ Ciğerimizi Yaktın Be Amca ...
  8. Platonik Aşk Nedir? - YouTube
  9. İNCİR AĞACI Müziği (Nedir AŞK) sözü ile - YouTube

Serdar tuncer'in aşkı muazzam anlatışı gelin beraber bitlikte öğrenelim. Kubilay Aka, Alina Boz, Mert Yazıcıoğlu, Kaan Urgancıoğlu, Pınar Deniz, İpek Filiz Yazıcı ve Selahattin Paşalı bu hayattaki duygusal 'en'lerini anlatıyor! Ne günahım ne suçum varki benim Olur olmaz bana kızmak nedir aşk Sana vuslatları sevmemmi benim Beni hasretlere yazmak nedir aşk Yüreğimden taşan isyan bunad... Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Enjoy the videos and music you love, upload original content, and share it all with friends, family, and the world on YouTube. Bir kimseye ya da bir şeye karşı duyulan aşırı sevgi ve bağlılık duygusu. İşlememizi istediğiniz konuları yoruma yazarak bize iletebilirsiniz. İşbirlikleri i... Bir dakikada aşka dair ne söylenebilirdi? Aklıma ilk Hz. Mevlana geldi ve bu hafta Mevlana'nın aşkı anlattığı bir kaç satırı sizlere aktarmak istedim. Videon... Sekülerlikten çıkarak tinsele dönüşen aşk anlamına gelir. İsmini ünlü düşünür platon’dan alan, aslında, fiziksel doyumun şart olmadığı, kişinin kendisini ken... 50+ videos Play all Mix - İNCİR AĞACI DİZİ 3.Jenerik Müziği (Nedir AŞK) YouTube İlyas Yalçıntaş - İncir Performansı - X Factor Star Işığı - Duration: 7:17. Xfactor Türkiye ...